AVRUPA’DAKİ AVRUPASIZLAR

Bugün ve akşam 4 takımımız Avrupa Kupalarında ilk turun sonu merak edilen top yolculuğuna çıkıyor..

1948 yılında İstanbul Limanın’ ziyaret edip blucinleri ile Türkiye’yi kalçadan batılı yapan Missouri zırhlısından sonra Türk futbolu 1952’de ilk kere Avrupalı sayılmış, katılıp kazandığımız dünya kupası elemelerinden sonra parasızlıktan Rio’ya gidecek rotayı bulamamıştık.

Şimdi çeyrek asrı geçmiş bir zaman uzunluğu içinde, Türk futbolunu gerek bayrakla giydirmiş, gerek kulüp formaları ile allayıp pullamış, fakat batıdan her keresinde iri bir şamarın kırmızılıklarını taşıyarak Türkiye’ye dönmüşüzdür.

* * *

1952’de Kore’ye asker gönderen Türkiye, aradan 27 yıl geçmesine rağmen hala bir Avrupa Kupası finaline 11 futbolcu gönderememiştir.

İhtilâlde yükselen “NATO’ya bağlıyız” davudi sesi sadece yurt içinde bir kaval yanıklığı yaratmış, fakat NATO’ya bağlı Türkiye’ye futbolda orgeneral ihraç edecek imkanı vermemiştir.

Bir Belçikalı elini kolunu sallıyaraktan bir Fransız kasabasında Edith Piaff sesli bir meyhanenin barında Don Perion içerken, bir Hollandalı Alman şehirlerinin birinde filesini kendi mahalle bakkalı rahatlığında doldururken, bir Türk Avrupa kapılarında polis-gümrükçü kıskacı arasında hayatının en sıkıntılı, insan olup olmadığının kontroluna uğramaktadır.

Türk insanı için fare kapanı haline getirilen Avrupa, elbetteki Türk futbolu söz konusu olduğunda sahasını kalesini daraltacak, seni ilk turdan geri çevirmek için olmadık bir futbol engizisyonu uygulayacaktır.

* * *

AET’nin tam üyeliğine girmek Türkiye için bugün nasıl mümkün değilse, Türk futbolu için de şu sıralar Avrupa’da tam sahada oynamak mümkün değildir.

Türk işçisine Avrupa’da serbest dolaşma hakkı vermeyen batı, hali hazırda en büyük dediğimiz Engin’i Hertha Berlin’in yedek kulübesinde saksı gibi oturtmakta, Avrupa Kupalarına gelecek takımlarımıza da gırgırlı idman maçı yapılacak bir palyaço gözü ile bakmaktadır.

Birkaç yıl önce Estorli’de Atlas Okyanusu’na bakarak Florya’nın Menekşe portresini asmaya çalıştığım Portekiz’de, çoban salatama elma marmelatı döken garson bir kadeh rakımı nasıl berbat etmişse, Avrupa da Türk futbolunun midesini ayak ve kafasını bozacak soslar, yaratmada çok mahir bir çimen ahçısıdır.

***

Avrupa Kupalarının bu tip ağır günleri yakama asıldığında hep aynı karamsarlıktaki bir zift fıçısının içine batar çıkarım.

Split’teki genç ekibin Hajduk-Trabzon maçının etrafında nasıl pervanelendiğini Londra’daki Arsenal-Fenerbahçe kapışmasına meslek kaşerlenmişi reis Tanyolaç’la Erdoğan kardeşimin ne biçim kalp atışları kurduğunu görür gibi oluyorum.

Başımıza bu belâyı 600 yıldır Avrupa’yı hâlâ tutup tutmadığı belli olmayan, bebek eline benzer halsizlikteki Trakya toprak parçası açtı.

Çocukluğumda Topkapı’da koşup arkasına asıldığım üçlü Topkapı-Aksaray tramvaylarını hatırladım.

Çokcası vatman yokuş aşağı şarteri dokuza getirirdi. Süratlenirdi tramvay. Yetişir gibi olurdum, elimi uzatırdım. Bir süre koşardım arkasından. Fakat sonunda ara açılır ve elim havada kalırdı.

Elime benzeyen Trakya’yı, Avrupa’nın peşinden koştukça, şimdi çocukluğumda tramvayların peşinde koşan kendi ellerime benzetiyorum.

Rüya devam etmede.. Trakya Avrupa’yı tam tutacağına inandığı an, ara açılıyor. Ve daha 100 yıl Türkiye, “Trakya Avrupa’yı tuttu mu tutmadı mı?” şeklinde baba imparatorluktan kalma bir şoven körebelik içinde yakalayamayacağı hedeflere parende atıp duracaktır.

İSLAM ÇUPİ
(19 Eylül 1979, Tercüman)

No Comments

Leave a Comment.