23 yıl sonra çok mu geç ?


İslam Çupi'nin Milliyet Gazetesindeki ilk yazısıdır.


Yıl 1958. Yaş yirmialtı, Nisan’ın onikisi ve ben Babıali’nin bir yığın usta masasının çok ötesinde, insan taşmayan 3 bacaklı bir iskemlenin oynak ve tozlu tahtasında Türk sporuna kalem açmışım.

Soran boş kağıtların üzerine her gün başka cümleler bulma işçiliğim başlamış Günlük Spor, Türkiye, Bugün, Havadis, Tercüman, Yeni İstanbul, Akşam tekrar Tercüman, benim imzamı Türkiye’nin üstüne geren çamaşır ipleri olmuş.

* * *

Bir zamanlar dünya futbolunun forvet ozanlığını yapmış Brezilyalı Woldemar Pereira Didi, Real Madrid’teki yedekliğinin ve tükenişinin sözleşme iptalinin ucuna şöyle bir itiraf takar…

“Benden daha sağlam bir ipmiş.. Beni Di Stefano astı…”

Yıl 1981 yaş kırkdokuz, aylardan Eylül. Günlerden bir eylül günü ve ben ipleri koparmışım.

23 yıl öne geldiğim sokağa 23 yıl sonra tekrar düşmüşüm Kafasını asfalta dökmüş, moralini sıfır kilometreye getirmiş, üzerimdeki tek pantolon ve gömleği taşınmaz ağırlık kılmış bir adamcık olarak…

İşte o anda pencerelerden birinden bir ip düşmüş önüme… Namık Ağabey ile Bedri Ağabey’in ipi… Beni asmak isteyen değil, yukarı çekmek isteyen bir ip…

Ben bu ipi 23 yıl beklemişim. Çünkü bu ipin zahmetli kilometrelerinin bitiminde. Terk sporunun Everest gazetesi MİLLİYET’e varmak vardı…

Namık Ağabey ile Bedri Ağabey nihayet çektiler beni… İşte geldim. 23 yılımı eskitmiş olaraktan, yaşımı kırkdokuza devirmiş olaraktan… MİLLİYET için çok mu ihtiyarım acaba?.

***

Selahattin Torkal 1945 yılında Ankara’dan Fenerbahçe’ye transfer olduğunda 1.5 yıl sağiçte Sefiller’i oynamıştı.
Sonra yan hafa alınmış, forvetin gerisinde yıllar yılı Türk futbolunda artık bestelenmesi imkansız bir Selahattin Torkal senfonisi çalmış, sonra da adını ölümsüzler albümüne yazdırarak, kravatlı ceketli yaşamın arasına karışarak kaybolup gitmişti.

MİLLİYET’te de benim işim kaynana zırıltısı çalmak kadar kolay doğal…

Namık Sevik, Kahraman Bapçum, Altan Erbulak, Halit Kıvanç, Togay Bayatlı, Can Bartu, Ziya Şengül, Turgay Şeren, Nezih Alkış ve sürü pırlanta yetenekli dev bir forvetin arasına düştüm.

Ankara’dan F.Bahçe aristokrasisine girerken 1.5 yıl ayakları geri geri giden Selahattin Torkal gibi, MİLLİYET’in ustalar sahnesine çıkan İslam Çupi’nin kalemi de bir süre tutukluk yapabilir.

Kaba ve acemi bir stop, ilkel bir dripling, kahkahası bol bir ıska nasıl futbolcuyu tribünler önünde bir karikatür tipi haline getirirse, yerli yerine konmamış nokta ve noktalı virgüller, elma sandığından armut alıyorum örneğinde seçilmiş kelimeler, kağıdın üstünde Hitler bıyığı çirkinliğinde düşürülmüş cümleler, bir yazarı da okuru indinde böylesine bir gülünçlüğün anaforunda çevirip durur.

Futbol sahaları gibi, mizanpaj şeytanı İsmet Tongo’nun yarattığı MİLLİYET spor sayfası de bir yetenekler podyumudur. Bu podyum, yutturmacaya kaçanların, ramp ışıkalarını çarçabuk söndürür. Özetle gaddar fakat toleranslıdır.

MİLLİYET okuru gazetesine toleranslıdır. Gazetesi MİLLİYET’e toleranslı olan okur, hadi bu toleransın Türkçeoğlu Türkçesini de yazalım, bu höşgörüyü bana da gösterecektir.

Üç beş maç, pardon üç beş yazı… Form tutuncaya kadar.

***

1960lı yıllarda Akşam’da yazarken Türk futbolunun tartışmanız en büyük gol darphanesi Metin Oktay’a “üçüncü ayağı kafasında olan adam ” yakıştırmasını konduran bendim…

Bir başka gün bir başka yazıda, oynadığı sürece kalecilerin belası olan bu unutulmaz santrforu ayaklarından tutup okura şöyle tanıştırmıştım.

“…Hangisi daha öldürücü…Kongo’nun iklimi mi, yoksa Metin Oktay’ın şutları mı ?..”

Hiç unutmam Ertesi gün sabah sabah çalıştığımız odanın kapısı açılmış içeriye merhum üstad Yusuf Ziya Ortaç seyirtip girmişti.

Tanıdığı şef Doğan Koloğlu’nu acele bir selamladıktan sonra şööyle bizim genç takıma göz atıp; o kadınsı, o tiz sesi ile söylemek istediğini hemen söylemişti.

“Kim bu bana sabahın köründe spor yazısı okutan altı parmaklı çocuk?..”

Önce oturduğum iskemlede donuk kalmış, sonra buzlarımı eritip koşup elini öpmüştüm.

Saçlarımı okşamış, yüzüme kaç yapraklı yazar yeteneği var diye dikkatle bakmış, sonra unutmadımsa kafamın içine çakıltaşı gibi birkaç kelime atıp odadan çıkıp gitmişti.

“İslam Oğlum, mürekkebinde pırıltılar olan bir çıraksın… Yazmaya, yazdıklarını yırtıp tekrar yazmaya devam et… Bu arada beni de oku… Çünkü beni okumayan zinhar Babıali’de kalfa olamaz…”

Üstadın altıncı parmak dediği kalemdi. Yusuf Ziya bey yaşadığı ve yazdığı sürece, öteki beş parmağını üç günde bir, manikür-pedikür için çok berberin önüne uzattı da altıncı parmakla kimseyi dokundurtmak…

Metin Oktay’ı artık, rakip ceza sahaları içine gömülmüş bir halk kahramanı olarak sevgi ve selamlarken, bugünden sonra MİLLİYET okurunun önüne beni üstad Yusuf Ziya’nın 1960’lı yıllarda tarif ettiği kılıkla çıkıyorum.

Şimdi çırak ile Türkiye’nin en zor okuru, en güç beğenen okuru arasında amansız bir sınav başlıyor. Beğenmek beğenmemek, sevmek, sevmemek sınavı…İnşallah üstad yalan söylememiştir.

İlk yazıyı burada kesiyorum. Çünkü galiba çok benim hikayem oldu. Yenilerinde daha yeni şeyler, daha sporlu şeyler söylemek umudu ile merhaba…

Merhaba MİLLİYET, merhaba MİLLİYET okuru…

 

İSLAM ÇUPİ
(13 Eylül 1981, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.