1956 Macaristan 1982 Macaristan

Belki 20 yıl sonra tüm Türkiye’nin “bırakılmış takım” olarak baktığı, A ve onun peyki Ümit Milli Takımı ile Macaristan’a bir özel maç yolculuğuna çıkıyorum…

Uçakla Macaristan’a doğru yerden ayağım kesilmiş olarak uçarken saçları yeni kesilmiş kafamda eski düşünceler yaşlı yaşlı turlayıp duruyor.

1958 Şubat’ının o soğuk güneşli pazarını düşünüyorum. Mithatpaşa Stadı’nın silindirle ezilmiş takır takır zemini geliyor gözümün önüne…

Annemin Cumartesi gecesi, “Oğlum senin aklın beyninden çıkmış…” demesi ile koltuğumun altına sıkıştırdığı, boz bulanık renkli dikenli hissini veren kilim, 22 yıl sonra sonra uçakta sanki koltuk altımı yeniden toplu iğne başı gibi delip delip kanatıyor.

Cumartesi gecesi Mithatpasa’nın her kapısının önü asker koğuşu gibi… İnsan kuyrukları yerine, yatak kuyrukları var… Tüm İstanbul Mithatpaşa’nın çepeçevre etrafında uyuyor.

İstanbul İstanbul olalı, bir gün sonra oynanacak bir milli maçı, bir gün öncesinde ilk kez bekliyordu…

Elimde Dostoyeveski’nin bu klasiği var. Cadde lambasından kafamın üstüne oradan sayfaları inen beyazlıkta “Budala“yı okuyorum.

Budala’yı neden okuduğumu da biliyorum. Rakip ekibin taktik sihirbazı Gustave Sebes, yarın yapılacak maç için bugün bizim gazetelere demeç vermiş…

Benim forvetim çok zekidir. Mutlaka rakip defansta, budalalar ve budalalık yapan insanları bulur…

Dostoyevski’nin Prens Mişkin’i de öyle… O da dalgın marazi ve müzmin aptallıklar için çevresine çanak tutuyor.

Okuyarak sabahlıyorum Budala‘yı… Çok sonralar alüminyum grisi bir sabah başlıyor.

İstanbul önce aydınlanıyor, sonra güneşleniyor. Stad kapıları açılıyor. İçeriye sanki seyirci sanki insan değil bir destan giriyor.

Bana göre futbol tarihimizin en büyük maçı, Türkiye-Macaristan müsabakası böyle başlıyor ve 3-1 galibiyetimizle bitiyordu.

Maçtan önce ve maç içinde dünyanın en büyük forvetine akla hayale gelmeyen satranç provaları yaptıran ordinaryus futbol hilecisi Gustave Sebes, tüm akıl savaşına rağmen, Türk defansa içinde bir “Mişkin” bulamayınca, maçtan sonra gazete sayfalarına şöyle beyaz biz bayrak asıyordu.

Her zaman böyle oynuyorsa, Türk Milli Takımı Avrupa’nın en büyük ekibidir

* * *

Bunları neden yazdım?

Türkiye Edirne’den Kars’a kadar menkıbelenen bu futbol klasiğini 26 yılda, baş yapıt yapacağına rezil etti.

Büyük kentleri arsasız bırakan konut yığılması, 1952’de başlayan antrenörlük mesleği ile Batı bilgi alışverişinin Türkiye sentezlerini birleştirmekten uzak kopyacılığa temel eğitim çalıştırıcılığını aşağılık bir uğraş görüp kendini cumburlop profesyonel rekabete ve daha çok para alanlarına atan teknik adamlar, giderek Türk Mili Takımını maç kazanamaz ekip haline getirdi.
Hele 1980 81’li yıllarca Milli Takımın başına çöreklenen diyalektik bülbülleri, “Milli takımın şut çekecek topu, idman yapacak sahası, üstüne giyecek eşofmanı yok…” şeklinde sloganlarla işi bir “emtia sosyalizmi“ne kadar vardırdılar.

Şimdi yeni bir ekip yeni bir anlayışla 8 aydır, bu kaybolan milli takıma krampon arayıp duruyor.

26 yılın enkazı için bu yeni ekip ve anlayışa 26 aylık bir onarım süresi tanısak, çok mu bol saatli oluruz. Ben verdim gitti…

İSLAM ÇUPİ
(21 Eylül 1982, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.