Dirilerden bir büyük ölüye

İlyas, yine gazetelerin Eifel’inde oturuyor. Ön sayfada Turgut Özal, arka sayfada İlyas Tüfekçi…

Turgut Özal enflasyonu aşağı çekmeye çalışırken, İlyas Tüfekçi de F.Bahçe’yi liderliğe çekmeye uğraşıyor…

Yukarıdan aşağıya iş yapmak mı zor, yoksa aşağıdan yukarıya iş yapmak mı zor ? Onu iş başındakilere sormak gerek.

G.Saray uçak firması ile Ali Sami Yen’e inen İviç, Gümrük’ten geçerken epey zorlandı. İlk yarıda kaleci geri dörtlü, orta saha, ileri üçlü isimli bavulları Gümrük tarafından alıkonan bay İviç, Ali Çoban ve Hoçiç adlı eskortlarca Gümrük’ten çıkınca hislerini, his nemi yüksek şu kelimelerle dile getirdi :

“Her iki takım da canavar gibi mücadele etti…”

İki takım canavar gibi mücadele ederken, ben pazartesi günü Milliyet spor sayfasının sağ alt kösesinde canavar gibi bir fotoğraf gördüm.

Aşağı İstinye’nin sarı, yapışkan, ayağı kalçadan çıkaran balçığında eşofmanlarını çıkaran iki genç kız.

Emirgan’ın, İstinye ve Tarabya’nın varoşlarında, çam ormanlarının içine saklanmış katların fiyatı 400-500 milyondur da, o konfordan İstinye’nin aşağılarına inince, kros parkuru diye, soyunma odasız, duşsuz, acımasız bir doğa ile karşılaşırsınız…

Süper paralıların kaidelerinin arkasına aldıkları şömineleri ile, cumartesi, pazar Boğaz’ı çift cam arkasından seyrettiği saatlerde bu parkurda “zatürre olimpiyatı” için 600’e yakın genç kız ve genç erkek soyunmuş…

Ömer Besim kır koşusunu koşarken, ayakları ile de Ömer Besim hocalarını anacaklar.

Ömer Besim Koşalay, benim gibi yaşı 52’ye sobe demişler için, büyük bir atlet, bir büyük şampiyondu.

Sabah ayrı pistte, öğleden sonra ayrı pistte rekor kırardı. Devamlı koştu. Devamlı koştuğu için, Kızılay’a koştuğu için yarını düşünmeden koştuğu için, koşusu bittiğinden G.Saray aristokrasisinden koparılıp Çiçek Pasajı’na postalanmıştı.

O koşarken bira ile bile barışık olmayan büyük sporculuğu bir şeylere küsmüş olmalı ki, son pisti Çiçek Pasajı olmuştu.

Gece nedir, gündüz nedir gibi kavramlar ortadan kalkmış, yaşamı rakı olmuştu.

Çöküşünü 50 kiloluk bir zayıflıkta dolaştırdığı son iki-üç yılda, sık sık pasajın bir mermer masasını bölüştüğümüz çok olmuştu.

Ağır içerdi… Günde 15 saat maraton içerdi… İçerken meze sevmezdi…

Genellikle rakı kadehinin önünde bol su ile yıkanmış, limonlanmış bir demet maydanoz bulunurdu…

İçerken dalardı… İçerken gözlerini insanın üstünde tutmaz, duvarlarda, tavanda, ampullerde dolaştırırdı…

Çok sık parmaklarını tabağa uzatır, maydanoz demetini karıştırırdı…

Öyle yaptığı zamanlarda, hep öyle sorduğum soruyu yeni imiş gibi yine sorardım…

“Hocam, maydanozu neden eşeliyorsun ? ..”

Ömer Besim’in cevabı takılmış bir plaktı…

“Atlet arıyorum evladım, atlet… İstanbul’un yeşili gitti, ciğeri bitti. Artık İstanbul’dan çıkmaz, belki bu maydanoz tabağından çıkar…”

***

İstinye üstü çamlarının arasında bir trilyonerli dünya… İstinye’nin aşağısında bir damla suyu çamurlu vücutlarına sürmekten mahrum koşan, fakat yıkanamayan, duşsuz bir atletizm gecekondusu…

Yerin üstündeki gençli kızlı bir atletizm ordusu koşarken, her adımda yerin altındaki bir büyük şampiyon anıldı.
Ya o yerin altındaki o büyük şampiyon, yerin üstündekileri, yani bizleri nasıl andı ?

O sesi duyabilsek, duyabilsek…

İSLAM ÇUPİ
(31 Ocak 1984, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.