Türkiye’de Kaybolan Eski Bir Eser: Atletizm…

Ataspor’u denince güreş… Ayakspor’u denince futbol…Elspor’u denince voleybol…  Çemberspor’u denince basketbol…

Bunları toplasanız da, çarpsanız da, uzunluğunu arttırıcı sulamalara da girseniz, bunların tümü Anaspor’u Atletizmin kıtalararası yarattığı zevk ve heyecan rüzgarı önünde duramaz…

* * *

Atletizme yatmış bir vücut, atletizm dahil, her sporun kendine özgü becerileri arasından kolaylıkla sıyrılır da, atletizme yatık olmayan vücut, kendini tıpış tıpış spor sahalarının dışına taşımaya mahkum bir et yığınıdır…

Olimpiyatları olimpiyat yapan atletizmdir. Kişiler birbirleri ile uluslar diğer uluslarla, atletizmde olduğu kadar başka hiçbir branşta, öylesine bir dünya estetiği ortaya koyarak yarışamazlar…

Atletizmin özünde ulusların en etkin propoganda olgusu yatar.

Bayatlamayan örnektir… Birinci dünya savaşının bitiminde Amerikan kongresi Nurmi’ye duydukları sevgiyle ve hayranlıktan Finlandiya’ya yardım yapmaya karar vermiştir.

* * *

Birkaç pist idealistinin çıkardığı bu dergide ilk yazımın satırlarını döşerken, Türkiye’de sporların anası atletizme karşı duyulan anasızlık beni, karaların en karası ile düşündürüyor.

Sekiz milyonluk İstanbul’da bırakın tartanını, daha eğri büğrülükten kurtaramadığımız toprak pistlere bile  sahip olamamak, yirminci yüzyıl biterken Türkiye’nin üstüne çöken çok büyük bire ayıp bulutu değil midir?…

Kışın gazetelerde sık sık ezberlenmiş klasik “Kros Fotoğrafları“çıkar. İstinye ve Levent parkurlarında.. Minibüslerin, içinde soyunan kızlı erkekli gruplar… Telefon kulübeleri içinde kendi adelesini ısıtıp müsabakaya hazırlayanlar… Duşsuz, masajsız, doktorsuz İstanbul kros şampiyonlukları…

Bugün İstanbul’da futbolsuz günlerde İnönü Stadında yapılan atletizm mücadelelerinin türlüsü çeşitlisinde  tüm kapılar ardına kadar açıktır. Yani İstanbul’da atletizm seyretmek bedavadır.

Fakat bu özendirici, çekici kolaylıklara rağmen, bu tür müsabakaları bu sporun tutkunu 100-150 kişi seyreder…

* * *

10 yaşında idim ve hale 10 yaşımın dirliği içinde anımsıyorum…

1940’lı yıllarda F.Bahçe Stadı’nda yapılan Balkan Atletizm Şampiyonalar’nı dörtbin civarında bir atletizmsever izlerdi.

Nefes kesen yarışlar, göğüs göğüse mücadeleler olurdu. Yerimizde oturamazdık.

Bir Yunanlı engelci Mandikas vardı, stiline ve engel geçiş zamanlamasına hayran olmuştuk.

Hemen çocukluğumun geçtiği Topkapı Takkeci’deki uçsuz bucaksız bahçelerin içinde, meyve sandıklarından bir engelli pisti yapardık.

Sabahtan akşama dek, ölümüne bir engel yarışına girişirdik, Hepimizde tek hedef vardı… Mandikas gibi yarışmak, engelleri Mandikas estetiğine benzer bir stilde geçmek…

* * *

Yıl 1940… Türkiye,Balkan ülkelerine pistlerde hayat hakkı tanıma yen bir dev…

Yıl 1984… Türkiye, Balkan ülkelerinin en gerisinde bir pist sürüngeni…

Bizi kim bu kadar geriye çekti?

Çekenlere, bu dünyada da ötekisinde de “çekmesini“dilerim…

İslâm Çupi

İSLAM ÇUPİ
(01 Haziran 1984, Atletizm Dergisi)

No Comments

Leave a Comment.