Giresse, Tigana…Ama ondan sonra F.Bahçe’nin altında karavana…

Municipale Stadı’ndan İstanbul’a dönüyorum. Eli boş değil, Fenerbahçe’nin Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda ilk turda aldığı galibiyeti içine sindirerek, içimde yeşerterek, İstanbul’a dönüyorum.

Bordeaux Stadı kapalı trıbünlerine göz attığınızda, belki 17. yüzyılın barok mimarisine benzeyen, şarkıklarla karşılaşırsınız. Bu şarkıklar, o tribünlerde oturan insanlar için, kafalarının üstündeki bir kabara çivisidir. Batabilir, ama Çarşamba akşamı Bordeaux karşısında izlediğim Fenerbahçe, o barok mimarisinin sivri uçlu, kabaralarına temas etmeyecek kadar, sahada bir oyun yumuşaklığı kurdu. Çok vuran Bordeaux forveti arasında Yaşar’ın akıl almaz müdahaleleri tribünlerde bir araştırma konusu olurken, Fenerbahçe defansında Yaşar’ın ötesinde de kocamanlaşan devler vardı.

Cem, Eiffel Kulesi’ne benzeyen Reinders’i önden arkadan soluksuz bırakırken, maçın ne kadar tek adamı ise, İsmail’in Giresse, Müjdat’ın Tigana üzerindeki üstünlükleri Türk futbolu için anlatılacak gerçek değil, masaldı.

O bilardo masasına benzeyen zeminde o futbolu sanatlaştırmaya uygun olan zeminde Müjdat ve İsmail’in Bordeaux ustalarını çırağa çeviren oyunda Erdoğan’ın Pascal’ı kontrol ederken gösterdiği komputera benzeyen sadakat, Abdülkerim’in libero olarak tüm Bordeaux kontrataklarına koyduğu soğukkanlılık, Fenerbahçe’nin zafer gecesini müthiş hale getiren aktörlerdi.

Maçtan sonra, Bordeauxlu taraftarlar tarafından alkışla yıkanan Fenerbahçe orta sahasıyla da Bordeaux’nun karşısında oturan bir dersti. Pesiç, Önder, İlyas sonra da Hüseyin’in katılmasıyla gerek oyunu tutmadaki becerisi, gerek topu kullanmadaki ustalığıyla L’Equipe gazetesinin manşetindeki sanatı simgelediler.

“Giresse, Tigana…ama, ondan sonrası Fenerbahçe’nin altında karavana.”

Selçuk’la başlamak başarmak mıydı? Başaramamak mıydı? Bu soru Meszöly’nin kafasında üç gün basınla karşı karşıya gelip, duvarlara vuran bir soruydu. Selçuk, bu soruya olağanüstü bir ilk golle çok kesin bir cevap verdi… Oynamalıyım. Hücumda Şenol’un bir traktöre benzeyen homurtular içinde gittiği her noktadan ses çıkarması Bordeaux tribünlerindeki seslerden çok daha çarpıcıydı. Attığı ikinci golün azim ve kuvvetten çıkarılmış mayası, Bordeaux çimlerine düşen bir başka gerçekti.

3-2’lik Fenerbahçe galibiyetinin hiçbir dakikasında ne şansa dayalı, ne zaman çalıcı, ne de oyunu geri pasların tembelliğine dayayan bir Türk takımına tanık olmadık. İlk defa bir Türk takımının yenilgilerin şerefleştirilmediği, beraberliklerin kahramanlık gibi gösterilmediği bir maçın sonucunda bağıra bağıra bir 3-2’lik skoru Bordeaux sahasında yazdığına tanık olduk.

Beşyüz Türk’ü tribünlere kapamış o gecede, Fenerbahçe’nin o beşyüz Türk’ü ellibin Türk yaptığı, Bordeaux gibi büyük isime sahip bir takımı saf dışı edişi, Avrupa ajansının telekslerine büyük bir süpriz olarak takılacaktı. Aslında Fenerbahçe’nin 3-2’lik galibiyeti şans olaylarının ruletinden çıkan bir skor değil, sahada ortaya konan gerçek bir futbolun sonucuydu. Erdoğan’ın Pascal ile yaptığı mücadelelerde Fenerbahçeli futbolcunun yaşlılığıyla rakibin gençliği arasındaki o büyük farkın Pascal lehine değil, Erdoğan’ın ayaklarında kalan bir kilit olduğuna tanık olup, bu oyuna delice alkışlar atacaktınız.

Maçtan sonra, 16 futbolcunun bindiği otobüsün Bordeaux taraftarları tarafından çılgın alkışlanışının altında (Bükemediğin bileği öpeceksin) gibi bir Türk atasözünün Fransızca’ya çevrilmiş tercümesi vardı. 10 yıldır maçlardan çıkan her Türk otobüsü cenazeyi taşıyan bir araç sessizliğinde yürür ve Türk takımlarının bindiği vasıtalar birer tabut eskizi çizerken, Bordeaux’daki otobüsün içinde Fransızların dahi alkışladığı bir futbol hayatı taşımak gerçekten ilgi çekici. Fenerbahçe bayrakları ve Fenerbahçe rozetleri arkasından bir samimi dilenciliğe çıkan Bordeaux taraftarlarının heyecanlarındaki temel istek şuydu…

“Fenerbahçe’nin gücünü ve büyüklüğünü kabul etmek” isteği. Avrupa’da nerede olursak olalım, vatandaşlarımızın vizesiz adım atamadığı bir ortamda Fenerbahçe’nin Bordeaux sahasında adımlarını çok ustaca ve bilinçli şekilde atışı da Türk insanı için başka bir gurur ve kişilik bulma belirtisiydi.

Maçtan sonra Bordeaux’nun başkanından teknik direktörüne ,teknik direktöründen Giresse, Tigana gibi şöhretlerine kadar uzanan bir itiraf Türk futboluna ve Fenerbahçe’ye yakılmış olan en büyük projektör ışığıdır.

“Biz Bordeaux diyorduk. Bordeaux’da, Bordeaux’dan daha iyi oynayan bir takımla karşılaştık. Fenerbahçe, bize yeniden futbolu öğrenme konusunda bir dersin hocalığını yaptı.”

Bordeaux sahasında ışıklar söndü. Çarşamba gecesi müthiş aydınlık Bordeaux gecesi Fenerbahçe’nin ani bir sigortaya parmak dokunmasıyla Avrupa Şampiyonu Fransa’nın Bordeaux denen pilonu söndü. Pilonu sönen Bordeaux’ya geçmiş olsun da demeyelim, bu Bordeaux pilonunu sağlam futbol soluklarıyla üfürüp, söndüren Fenerbahçe’ye de çok yasa demeyelim. Çünkü 15 gün sonra İstanbul’da esrarengiz bir rövanş var ve bu esrarengiz rövanş Bordeaux’da kazanılan 3-2’lik galibiyetin bir vasiyetnamesi de olabilir.

İSLAM ÇUPİ
(21 Eylül 1985, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.