Bu yazımız bir hiç yazısıdır


31.10.1987'de Fenerbahçe'nin iki penaltı kaçırıp sahasında Ankaragücü ile 0-0 berabere kaldığı maçın yazısıdır.


AMPULU TEK faturalı olan bir yazar, ampulü yakmayıp kelimelerini yaktığı bir akşam, kurtardıklarını yan yana koyup şöyle demiş: “Karanlıkta kadın sevmek, karanlıkta sigara içmek gibidir.”

Aslında karanlık, insanın gün ışığında ya da aydınlıkta yapa yapa alışageldiği tüm keyiflerini el yordamı ile uygular hale getirdiği, teşebbüslerini etrafı kırıp döken bir sakarlığa ulaştırdığı için, en çaresiz körlüktür…

Futbol, tüm dünyada aydınlıkta oynanan bir spor olarak bilinir.

Oysa hâlâ, “Futbol oynama saatini” 15.00’te tutan Federasyon dünkü Fenerbahçe-Ankaragücü’nün ikinci devresini zeytuni bir gecenin içine sokarak, ne oyuncuları tefrik etme imkânını vermiş, ne seyirciye oynanan şeyin ne olduğunu anlama hakkı bahşetmiş, ne de hakemin kural netliği peşinde koşmasına yardımcı olmuştur.

***

Futbol Federasyonu benim sözünü ettiğim TEK faturalarının oltasına yakalanmış o meçhul yazar gibidir Türkiye’de…

Gevezelenerek cümlenin kelimelerini fazlalaşırmıştır. Afferim daktilo arzuhalcisi Federasyon’a…

Bakın cümle başka redingotlar giyip hallerini değiştirdi:

“Karanlıkta kadın sevmek, karanlıkta sigara içmek, karanlıkta Fenerbahçe seyretmek gibidir.”

Fenerbahçe dün Ankaragücü karşısında o kadar kötü bir futbol oynadı ki, Türkiye’de tarafsız olması gereken Futbol Federasyonu bile bu özelliğini bir kenara koyup, Fenerbahçe’yi maçın ikinci yarısında öyle bir zifiri karanlığın içine aldı ki, kimse göremediği şeye, ne fazla küfürler edebildi, ne fazla methiyeler gönderebildi.

Fenerbahçe seyircisi için artık sahada oynayan takım Fenerbahçe değil, başka bir takımdı sanki…Belki de gecenin kendisi idi…

“Selçuk buraya…”

“Yönetim istifa…”

“Ali Şen başkan Fenerbahçe şampiyon” şeklinde bir birlik ve beraberliğin içine giren, kapalı tribünün solundaki 2000-2500 kelleli Sarı-Lacivert renkli kalabalık, Fenerbahçe’nin gelip geçen kişileri yerine, 80 yıllık o dev kişiliğini kaybettiğinin farkında, ya da bilincinde hiç değillerdi.

***

Nesini tutup, nesini savuralım Fenerbahçe’nin!..

Hafta başında çıkarılıp, hafta sonunda bir “tımarhane bülteni” ne dönen kaleci cinnetine mi?

Hiçbir karşılama ve kurma becerisine sahip olmayan, kramponlu pabuç giydim sanıp, yalınayakla futbolda zavallı bir çırılçıplaklığın titreşimini resimleyen geri dörtlüyü mü?..

En basit stobu yaparken topu patlatacakmış gibi bir kaba kuvveti Fenerbahçe’nin 80 yıllık rönesansına aktüel çirkinlik olarak dikilen orta sahaya mı?

Karşı kaleye 90 dakika sırtını dönüp, sanki rakip takımın ikinci beki imişcesine gün be gün Fenerbahçe’ye yabancılaşan Kayhan’a mı?..

Topu 40 yıl önce bir gazoz serinliğine semt sahalarında yuvarlayan bine yakın isimsiz, Fenerbahçe formasını ancak Abdülvahit Turan yeni hayatın jelatininden çıkaran bine yakın gariban, sınıfsız bir takımın formasını giydiklerinde kazanılmış bir penaltıya, ekibinin kurtarılması gereken namusu gözü ile bakarlardı.

Penaltı kaçırmak mı?.. O futbolcu da, o takım da semt maçlarının rekabet tablosundan kalkardı.

Fenerbahçe dün iki penaltı kaçırıyor, kılından “tıs” yok..

40 yıl önce olsa, acaba dünkü Fenerbahçe bir semt sahasının korner bayrağından içeriye ayakkabılarının burnunu uzatabilir miydi?..

İSLAM ÇUPİ
(01 Kasım 1987, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.