Benim hikayem

1987′ nin canı iki aydan az…
Ne çok nasırlamışız, ne çok örselemişiz kendimizi…
Büyüdük mü, ünlendik mi, yoksa yolculuğun adı, tükenmişlik mi?

Tarih 12 Nisan 1957… Gediz İşhanı’nın kapısından içeri girip, günlük spor gazetesinin çıktığı katı soruyorum.

Bir hafta önce o gazetenin ilanlarından biri gözlerime ürkek ürkek girmiş… Spor muhabiri ve yazar aranıyor. “Gideyim mi, gitmeyeyim mi?” şeklinde bir soru işaretinin
çengelinde bir koyun budu gibi sallanırken, kendimi rahmetli Müfit Duru ‘nun kapısında bulmuşum…

Duru saçları kafasını genç yaşta bırakmış zayıf vücudunun karası kurusu fazla, dudakları yeni Harman sigarası kalmayan, siniratı ve asabiyesi ziyade, ama çekirdekten öğütülmüş bir gazeteci tipi…

12-13 kişi vardık galiba… Müfit Duru bizi bir odaya aldı. Önümüze eski ve tozlu, siperi inip kalkabilen bir masa
abajuru koydu.

100 kelime ile, abajuru etleyip şekilleyecektik.

O ilk yazımı zannederim Müfit abinin tanzimattan beri düzeltilmemiş masasının bir gözünden olamadım, kaçıramadım galiba…

Ama abajur sınavını birinci derece ile yaktığımı biliyorum.

Neler yazmıştım acaba? Çok mu abajuru, abajur kere abajur mu yapmışım, yoksa abajuru,abajur oluşuna pişman mı
ettirmiştim?..

O günden beri abajur, yaşamımda en saygı duyduğum eşya listesinin damında oturan nesne olarak kaldı.

30 yılımı devirmeme ramak kala dakikada, hala Babıali’nin kağıdında mürekkebinde bitmemiş bir piyesi oynuyorsam, bunu abajura yazdığım ilk  “aşk mektubu”na borçluyum.

Günlük Spor’da haber toplayıcılığım az sürdü. Bir ay filan…

Bir ay sonra kelimeler yan yana dizişimdeki cambazlığı gazete patronlarından Nazım abi (Orbay) anlamış olacak ki, beni maç yazarlığına, hatta haftada iki gün makale diziciliğine terfi ettirdi.

Bu günkü İslam Çupi’nin 30 yıl öncesindeki bilinmezliğine ilk cilayı, süren eldir’, Nazım abi…

* * *

Meslekteki ilk fırçayı da, meslekte bu gün bir yerlere gelmişsem, beni o yerlere getiren fırçaları da hep Halit abiden (Talayer) yedim.

Hiç unutmam Havadis’te çalışırken, Sait Selahattin Cihanoğlu ile röportaj yapacaktım,  bölgenin telefonunu bir arkadaşıma sordum.

Sen misin telefon soran? Hali abi oturduğu yerden kükredi… “Ulan velet.. Ben senin yaşında iken, bizi ilgilendi.ren alanın 1000 telefonunu ezbere bilirdim. Bir daha telefon numarası sorduğunu işitmeyeyim”

1960 yılında Aydın abinin (Bakanoğlu) sevecen kemendine yakalanıp gazete değiştirdim. 8  çalıştığım Akşam, patron Malik Yolaç’ı ve Babıali’nin devleri ile meslek hayatımın pembe yalan idi.

Öğlenleyin Malik abiye Yorgo’dan gelen bir tepsi pavuryanın üçünü beşini aşırarak, deniz mahsulleri kültürünü artırmam da o yıllara rastlar.

Buna 1960’lı, yıllarda (estağfirullah) “Balzzc” deyip yazılarıma övgüler yağdıran yaşamımdaki unutulmazlardan Orhan Vedat Sevinçli  abim bir gün beni henüz tiraj palazlanmasına uğramamış Tercüman’ın sahibi Kemal Ilıcak’la tanıştırdı.

Hiç Akşam’dan ayrılır mıyım? Onun için yapılan transfer teklifini, “Siz benim karnımı doyuramazsınız”  diyerek reddettim.

* * *

Patronlar yenilmez…

Bu lafı ben mi demiştim. Demişim işte… 1968 yılının Nisan ayında  Necmi abi (Tanyolaç) ile birlikte kendimi daha öncesinde mide santimetre karesi  pazarlık yaptığım Kemal Ilıcak’ın Tercüman’ında bulmaz mıyım?

17 yıl Tercüman’da Tanyolaç’la omuz omuza vererek, meslek yaşamımızın en onurlu en görkemli en yaratıcı savaşını verdik.

1980’de kedilerin rengi kararınca, tuttum istifa ettim.

Meslek ömrümün en buhranlı, en depremli 3-4 gününü yaşadım. Ta ki, rahmetli Namık abinin (Sevik) telefonu gelinceye kadar..

Ne diyordu o insanlık anıtı, meslek anıtı Sevik telefonda… “Ulan deli bozuk… istifa etmişsin ha.. Gel buraya,. masa iskemlen hazır… Muhasebeden de biraz para alın. Para alamazsak bile, ay başında cebimde ne varsa yarısı senin yarısı benim.

Sevk ‘in bu sözlerini meslek yaşamımın en büyük transfer ücreti olarak kabullenirim.

Şimdilik spor yazan serüvenim, benim hikayem Milliyet devam ediyor.

Bir kelime yorgunuyum artık…Zaman zaman yaptığım mesleğin, boyumu kafamı aştığını düşünür dururum.

“Babıali’den çıkıyorum” lafını ringe atılmış bir nakavt havlusu gibi fırlatmak zor iş.

Fakat her girişin bir çıkışı olacak.

Bilmem “ne zaman ne zaman…” alarmına asılmak vakti geldi mi?…

İSLAM ÇUPİ
(10 Kasım 1987, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.