Çocuklarını bekleyen top


10 Mayıs 1989'da oynanan Türkiye-SSCB maçı öncesi


İstanbul’da hangi biten günün karanlığı idi.

Hangi geniş asfalttı o, uzun direklerin üzerindeki civa ampüllerle aydınlanan…

İstanbul’un neresinde idim, bilmiyorum.

Belki on, belki on iki, çocuklukla ilk gençlik ortasını sürdüren varlık, kültür-fizik yapıyordu.

Benizleri soluktu. Yüzlerinin gelişi güzel yerlerini o yaşta bakır çalığı renkli benekler kapladığına göre, sadece ekmekle doyarak büyüyorlardı. Derin nefesler alıp verirken, göğüs kafesleri milim bir bombe yapmadığına göre, ciğer kapasitelerindeki sağlık raporları hiç de iç açıcı değildi.

Bazılarının dizinde bir deniz anası büyüklüğünde kurumuş kara bir leke olduğuna göre, büyük bir ihtimalle sayacı çırağı idiler.

Bazılarının elleri sert nasırlı ve mangal kömürü renginde bir meslek güçlüğü ile düşüyordu asfalta…

Onların da uğraş kimlikleri değişmiyordu. Ya tornacı ya frezeci kalfası…

Onlar futbol için mi doğuyorlardı yoksa futbol mu onları ölüme götürüyordu ? Savaşın bitimi ve galibi belli değildi henüz…

***

Çocuklara kendi kafa kitabının yettiği kadar top direktifleri veren adam, 55-60 yaş arasındaki bir insan aklığını sürdürüyordu.

Sesi bazen gür, bazen günde duraktan 500 araba kaldıran bir değnekçi gibi kesik ve çatlak çıkıyordu.

İstekli, işine iyice sarılmış, çocuklara bilinmeyen ayak irfanı dağıtan, marifetli bir gece eşofmanı mıydı adam ? Yoksa yorgun, yoksa gençlikte hiç büyük sahada yürümemiş, hiç alkış almamış futbol kurtlarını çok yıllar sonra bir gece asfaltına dökmek zorunda kalan, bir ahir zaman günahkarı mıydı ?

40 yıl önce, arsalı, semt sahalı bir futbol milyoneri İstanbul’da, çocuklara top heykeltraşlığı yapan, yığınla gizli, büyük, saklı kahraman vardı.

Duble Moruk Çapa ve civarının, Hakkı Reis Şehremini, Yayla ve Mevlanakapı’nın futbolcu mürebbiyesi idiler. Topkapı ve Maltepe’nin top pedagogunun adı bir çırpıda bilinirdi ; Böcek Şeref…

Davutpaşa, Samatya ve Aksaray’ın futbol atölyesinin patronları Süren ve Minnoş Suat’tı. Barutgücü Bakırköy ve Kartaltepe’nin çocuk hamisi Sabih’ti…

Benim neslimin çocukluktan ilk gençliğe dönen yığınlarının tek ideali, Fahri Somer veya Ali Mortaş futbol üniversitelerinin birisine öğrenci olmaktı.

İstanbul’un 40 yıllık futbol rönesansının gizli mimarları idi onlar… Adı klas futbolcuya çıkmış yüzlerce oyuncunun yaratılış nedeninin altındaki harç, üstündeki ciğer, göz ve beyindir bu kahramanlar…

***

İstanbul artık ne benim çocukluğumun futbol yeşilidir ne de İstanbul’da benim saygı ve muhabbetle isimlerini andığım top misyonerleri yaşamaktadır.

İstanbul’un hangi asfaltını arşınlarsanız arşınlayın, İstanbul’un tel örgülerle sınırlanmış hangi sarı topraklı mini futbol sahasına giderseniz gidin, plastik toplarla, derisi pörsük, patlamış yuvarlaklarla icra-ı yuvarlanış yapılan şey, dünyanın en görkemli ve en keyifli oyunu değil, bir “iskeletlerin dansı” gösterisidir.

Yarın İstanbul’un İnönü Stadı’nda 55 milyonluk bir büyük ulusçuluğun şahlanış veya küçülüşünün fotoğrafını çekeceğiz.

Sovyetler Birliği ile oynayacağımız Roma’ya gidiş yolunun en büyük maçında, matematiği üç sonuçlu bir futbol oyununa değil de sanki demokrasi uzunluğumuzu ve laisizmimizin sınırsızlığını Avrupa’ya mühürletmeye çıkıyoruz.

Bu galibiyet hatırına sanki 50 milyar doları aşan dış borçlarımız silinecek, enflasyon düşecek, pahallık cüceleşecek, ezilen kitlelerin üzerinden tank paletleri kalkacak, Başbakan’ın siyasi ve kişisel itibarı tekrar şişecek ve Türkiye bir penaltı golünün filelere gidişi gibi, cümbür cemaat AET’in ortak kalesine elini, kolunu sallayarak doluşacak.

Bir futbol maçından 3 sonuçlu bir hükümden birinin çıkacağını unutarak, sadece galibiyet diyerek bu ülkenin kangren olmuş dertlerinin tümden sırttan silkinerek atılacağını sanmak sadece Türk usulü bir iyimserliktir. Üstelik dejenere edilmiş bir profesyonel kulüp ve profesyonel yarışma ligi ile, sağlıksız, okulsuz son derece ilkel bir altyapı ile çocuğunu futboldan uzaklaştırmak için her tanrı’nın günü, 24 saat çalınan gericilik “tamtam”ları ile; esas hayret, Sovyet Rusya sonucu değil, bu büyük takımın, bu pırlanta takımın avucumuzun içine nasıl düştüğüdür.

Arap İslamcılığı ile laik Türkiye’nin devamlı ve karanlık gece maçları oynadığı şu günlerde, yarın İnönü Stadı’nın gündüzüne çıkacak Milli Takımımız, elimizde kalan tek ve son Avrupa aydınlığıdır.

Hangi elektrik tanrısı lütfetmişse etmiş işte…

İSLAM ÇUPİ
(09 Mayıs 1989, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.