Şampiyonluğa bak

SEVGİLER değişmez dozda değillerdir.

Beşiktaşlının Beşiktaş’ı sevmesi, Galatasaraylının Galatasaray’ı sevmesi bir sevgi fişeğidir ama ‘Fenerbahçelinin Fenerbahçe’yi sevmesi Türkiye’nin en büyük kıyametidir.

İstanbul’u sabahtan itibaren Fenerbahçe’nin başkenti haline getiren San-Lacivertli taraftar, on saat önce girdiği statta yeri göğü inletiyor, tribünlerdeki dev korodan çıkan mevsimin en büyük gürültüsü bir Fenerbahçe marşı olarak, Yuşa Tepesine tırmanıyor, bir vapur gibi Kadıköy’ü denizden geçerek Topkapı Sarayı’nın ne günler görmüş yüksek duvarlarına vurup Karaköy’ün serin ve loş akşamına düşüyordu.

Fenerbahçe sevgisi Fenerbahçe tarafından bu kadar büyütülebilirdi; ancak…

Ne zamana kadar… O yüzden golün atılıp atılmayacağı,atılacaksa kimin tarafından atılacağı rahatsız bir soru olup futbolcuların ayaklarına bir ağır pranga gibi takılan meşum Konya maçına kadar…

* * *

Kaptan Schumacher ve yürekli bir markaj kahramanı gibi 90 dakikayı bir defans anıtı görünümünde tamamlayan Nezihi rahatlığı dışında, tüm takımda, “Bu maç beş olacak mi? Bu maç beş olacaksa, yüzüncü golü kim atacak?” şeklinde üstünden bir türlü atılamayan karabasana benzeyen bir stres vardı,

Esas rakip Konya değildi, bu katran ağırlığı ve yapışkanlığındaki yoğun stresti, Fenerbahçe için…

Eğer bu kurşun gibi ağır yüz gole şartlanma maçı olmasa, son haftalarda Fenerbahçe defansının üstüne iki önemli şeref madalyası gibi asılan Müjdat ve Şenol apoletlerini ne idüğü belirsiz bir ofans telaşı denizinde boğdururlar mıydı?

Maçın ikinci yarısında Konya akınlarına maçı 4-2 veya 4-3 yapılacak skorlara götüren büyük savunma sorumsuzluğu, bu yüzüncü gole şartlanmış ve rahatsızlığı doruğa ulaşmış bir Fenerbahçe’nin yazgısı değil miydi?

* * *

Oğuz gibi bir ayak sanatkarının 90 dakika boyunca, bir ellilik bir rakip tarafından safdışı edilişi ve bacaklarının halatlanması, Oğuz’un kötü futbolcu oluşundan mı kaynaklanıyordu, yoksa şu icat edilen yüzüncü golün engizisyonunda mı fokurduyordu?

Orta saha tankı Turhan’ın ofans kulvarlarına olanca fizik gücü ile otururken sık sık teklemesi, iki aydır oynamadığı için için terk edilmesi miydi, yoksa sürpriz bela yüzüncü gol falının içine düşülmüş bir şaşkınlığın eseri miydi?

Bölük pörçük Hakan ustalıklarının cılız vitrinine çıkmış Fenerbahçe orta sahası yüzüncü golün büyüsüne el açan bir medyum rolüne başka hangi nedenden soyunsun?…

* * *

Bereket sahada Konya maçının yüzüncü gol maçı olmadığını şampiyonluk oyunu olduğunu anlayan koca bir mevsimin en büyük futbolcusu Rıdvan vardı.

Johan Strauss Rıdvan çimende doksan dakika çaldığı Fenerbahçe valslerine iki önemli enstrüman Hasan ve Aykut’u katmasa ve usta işi dört gol atılmasa, Fenerbahçe bu maçla şampiyon olduğunu unutur, “Konya maçında niye yüzüncü golü atamadık” diye hiç de önemsenmemesi gereken bir menopoza girerdi.

Tıpkı Fenerbahçe taraftarının ikinci devrede tribünlerde üstüne sardıkları suskunluk gibi…

Futbolda şampiyonluktan öte daha görkemli bir şeref yoktu, halbuki…

Futbolcular gibi, yüzüncü golü tüm ağır şokunu taşıyan seyirci, bu sağlanmış en büyük başarıyı bitiş düdüğünden sonra anlayarak yüzüncü golün anlamsızlığını kafa ve gönüllerinden atarak şampiyon bir takımın taraftan bilincine vararak sabahlara kadar koca İstanbul’u Fenerlediler

Tarih nasıl yazacaktır, dünkü maçı?..

“Futbolcular yüzüncü gole şartlanmış bir maça çıktılar. Seyirciler yüzüncü golü atacak futboluyu bir Fenerbahçe kahramanı ilan etme gibi hiç de yararı olmayan bir şölenin şaşkınlığı içinde kaldılar. Stat dev bir dalgındı. Fenerbahçe’nin şampiyon olduğunu maç oynanırken değil, maç bittikten sonra anladılar.”

Türkiye mutluluğu geç anlayıp tadan mutluluk nedir ne değildir sınırını çabuk koyamayan bir ülke olma rekortmenliğini hala sürdürüyor anlaşılan

İSLAM ÇUPİ
(05 Haziran 1989, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.