Nostalji

Baharın önüne o “son” ne zaman gelecek ?

Bir indi mi o baharla öpüşen son insanların, ağaçların üstüne, toprağın içine ; bir sarılık olur yaşam…

Penaltılar genellikle son baharda kaçar. Sonbaharda ihtiyardır top… Diri diri bakamaz kaleciye… Kendi yuvarlaklığı çabuk yuvarlanan bir yuvarlak değildir. Belki de zevkten değil, kahırdan, yıllardan yuvarlaklığı dört köşe olmuştur.

Penaltıyı atacak ayak da o deli gençlikten kalma değildir artık… Adeleler pörsüktür, cesaretsizdir, bıkkındır. İtici, yaratıcı ışıklı, kurnaz değildir plaseler…

Plase ile ayak eskisi gibi birbirine inanmış, kenetlenmiş bir yalansız güç olmaktan çok uzaktalar şimdi…

Siz hiç siyatikleri azmış, yağ yumruları çoğalmış, yaşlanmaktan saçları dökülmüş bir sağ ayağın, topun arkasında iki gözü iki baraj ağladığını gördünüz mü ?

Ben gördüm. Ama nasıl, nerede, hangi takvimlerin birinde…

***

Bir orta saha oyuncusunun yüreği, profesyonel futbolcu yüreği olmadan önce, hangi sosyal ve moral depremlerden ötürü yaşamın bir altına girmiş, bir üstüne çıkmıştır.

Hangi kız yuvarlanıp kalmıştır gözlerinin ortasında…

Milena mı idi ilk aşkı, yoksa George Sand mi ?

Topla konuştuğu üslupta mı konuşmuştu ilk aşkı ile…

Markajın faziletlerini mi anlatmıştı uzun uzun, yoksa Makyavelizm’i mi ?

Kafka denince aklının birikiminden azı dişlerinin üstüne neler düşmüştü acaba ?

Roman, hikaye ve verem arasında kendisini dehalaştıran bir yaşamın simgesini mi hatırlamıştır, yoksa kendisini son çalıştıran antrenörün ismini mi anımsamıştır ?

Baharın önüne o “son” ne zaman gelir ?

“Bahar”la “son” birbirlerine lehimlenince bir sarılık olur yaşam…

O 1940’ların, o 1945’lerin Pazartekke’si ve Çapa’nın öldüğünü daha iyi anlarsınız…

Ne oldu Erdoğan’ın tramvaylarına ?

Benim kara dutum, benim devetaban ve Sultan Selim incirim, benim çitlembik ağaçlarım hangi yeni bahçeye gidip saklandılar ?

Bizim ahşap binalı, küçük bahçeli, aşı boyalı, binbir çiçek kokulu İstanbul’u hangi hamal sırtına alıp, nereye taşıdı ?

“Bahar”la “son” böyle 58 yıl tükürüklerin en yapıştırıcısı ile bir sigara kağıdı ile dudak haline gelirse, “bahar”la “son” bir 58 yıl bıktırıcı bir arkadaşlıkla her sene nikah tazelese, bu aynilikle yatak odasına girmek zor oluyor.

***

Bir kadeh rakıyı hangi kıyıda eski İstanbul’la birlikte içeceğini inek gibi düşünmeye başlarsın.

Yeşilyurt Feneri’nin dibindeki akasya çardaklı Mehmet’in Meyhanesi, tıpkı Lefter’in futboldaki inanılmazlıkları gibi kalkıvermiştir yaşamdan…

O Florya İstasyonu ile Devlet Demir Yolları Dinlenme Kampı arasındaki yeşil tepelikteki o Dimitri’nin rakı barakası, Metin Oktay klasiği gibi, şimdi kimbilir İstanbul’un hangi selvi kalabalığının tarihi kökleri altında yatmaktadır.

O Çanakkaleli Melahat’lı Küçükçekmece’nin tenha evlerin arasına girmiş, ipince denizin üstüne dubalara oturmuş Eftal’in dergahı da futboldaki M.Ali Has efsanesi örneği yitirilmiş bir eski İstanbul takviminin çok çok uzağa kaçmış bir sarı yaprağında oturuyor.

Işıklarını söndürmüş bir cerideler yığını…

Doğrudan, tutarlılıktan, yaratıcılıktan, yalana, mübalaya ve basitliğe doğru dümen tutmuş bir daktilo ordusu…
Düşünmeyen, sığ düşünen, düşünme disiplinine ve zorluğuna kafa çevirip mal ürettiğini zanneden nev-zuhur imalat şampiyonları ile bu maç bir gün bitecek.

Çok sık düşünür oldum son yıllarda…
Düşündüğüm şeyi, yeni düşünce dirilikleri ile kovamıyorum kafamın murabbasından…

Öyle oturmuş ki…

Her gün öylesine serpilip gelişiyor ve büyüyor ki…

“Bahar”ın önüne “son” ne zaman gelecek ?

Soruyu kendimden başlayarak çözmek, en doğrusu galiba…

İSLAM ÇUPİ
(29 Eylül 1989, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.