Edirne’ye kadar vurmak

İtalyan olmak bağlanmış bir futbol ayakkabısının, çimende yuvarlanan bir topun arkasından açmış bir renkli dünyanın lisanslı vatandaşı rüştünü kazanmak demektir.

Dünyanın en kaliteli liginin göz gezdiricisi olan, Avrupa Kupaları’nın final gönderlerine kendi bayrağının fiyakalı Napolitenlerinden notalar şişiren, stat mimarisi ve tatmin duyguları yönünden ilkel bir dam altında değil saraya giren İtalyan, zevk piyangosunun toplarından hep büyük ikramiyeyi zıplatan insan olmuyor mu?..

Batı Alman vatandaşı kendi ülkesinin çeşitli kentlerinden kontak açarak İtalyan haritasının orasına burasına doksan dakikalık maç pikeleri yaparken, kendi ülkesinin yarattığı bir büyük Milli Takım’ın kramponlarına, formalarına onların içinden fışkıran insanların benzersiz top hünerlerine kul-köle olmuyor mu?.. Bu keyif hangi kasa servetiyle yer değiştirebilir?..

Brezilya sambası dört yılda bir dünya müzikhollerinde ortak dinlenen bir program oluyorsa, Arjantin ve Hollanda sahanın içinde kalsalar da, gitseler de bir top anıtının ülkesiz güzelliği ve kalıcılığı oluyorsa, o doğumlu haritaların insanları, dünya yuvarlağının her noktasını bir karınca gururu ve hamaratlığında niçin turlamasınlar?

Yıldızlar; yarım ekmek içine kokoreçten düşmüş bir dışkılar kalorisi…Statların dışında patlamış kanalizasyonların denizinde bir lağım yüzme yarışı… Minibüslerden, otobüslerden inen birbirine karşı şarj uygulayan hınçlı kalabalık… Ara sokaklardan ana caddelerin delik asfaltlarına dökülen, yüzü gözü susuzluktan çapaklarını ve kirini dökmemiş bir görülmemiş maskeli balonun aşağı kat sınıfı…

Değişmeyen bir Kızıldereli “tamtam” gürültüsü ve futbolun romantizmini ayağa kalkmamacasına hançerleyen bir stat önü kan davası fuarı…

Ölmeye, ölmeye, ölmeye geldik… Bu maçı, bu maçı almaya geldik.

Türkiye içinde sadece Türklerin birbirlerine tek ve futbol salladığı bir çimen rengi kurmuşuz…

Edirne’ye kadar birbirimize vurmak serbesttir beyler…

İSLAM ÇUPİ
(28 Haziran 1990, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.