Schumacher ve seyirci


20.02.1991'de Fenerbahçe'nin Boluspor'u 2-1 yendiği maç sonrasındaki yazısıdır.


Bir takım inanılmaz küçük şeyleri futbol diye israrla sahaya koyduğunda, eğer o takımı tutan seyirci bu havaya uyup bağırma şevkini azaltır o olaya karşı kazanma inancını söndürürse statlarda oynanan 90 dakikalar hem zeminde hem tribünlerde uğranılan çifte hezimet olur.

Bir devre boyunca futbol olarak mevsimin belki en kötü gidip gelen top resitalini ortaya koyan Fenerbahçe, dün Boluspor’la oynadığı tehir maçını 2-1’ik bir skorla aşıp gitmişse, bun son 5 dakikada ayaklarında açan fırsat ilahilerinden çok, takımının kaybedeceğine tek bir dakika inanmamış 9 bin seyircinin şamatalı büyüklüğüne borçludur.

Fenerbahçe taraftarı takımı sahada hangi futbol yanlışlığı için ayak sürçerse sürçsün, hangi güçsüz büyünün yavaşlığına girerse girsin, renklerine gösterdiği tartışılmaz sevgi ile kendi oyuncularını dar ağacından alıp onlara alınacağına inanmadıkları maçı beklenmeyen zamanda önlerine getirip bırakan bir masal topluluğudur.

Dün Bolu maçı bir kere daha gösterdi ki, Fenerbahçe’nin saha içinde oynayan takımı ligde veya kupada hangi derecenin arkasında bağdaş kurarsa kursun, Fenerbahçe seyircisi daimi şampiyonluktan ötede, tribünde başka bir oturuş biçimini kabul etmemektedir.

Seyircinin şampiyonluğu bir değişmez Sarı-Lacivertli alamet-i farikadır, artık Türkiye’de…

★ ★ ★

Dün Bolu maçı bir başka şeyi daha gösterdi ki, Hiddink elindeki kadronun adale ve kafa zenginliğinden habersiz bir uzak çalardır ki, onbir yapma konusunda hatasız mantık sergisi açmaya hiç yanaşmıyor.

Bolu karşısında ikinci devrede oyuna dahil olur olmaz Fenerbahçe’nin Vokri ile gelen beraberlik golünde, bunun atılmasında başrolü oynayan Semih gerçeği şayet önümüzdeki lig haftalarında Hiddink’i hatasını kabul etmiş bir teknik direktör kulu haline getiremezse, yapılacak işin kestirmesi şudur:

Fenerbahçe’ye 11 milyar vermiş Başkan Metin Aşık, Hiddink’i soyunma odasının bir köşesine bir göbek obstrüksiyonu ile sıkıştırır ve 3 milyarlık değil, 3 kelimelik laf eder;

“Takımın tertibi şudur. Takım sahada senin taktik sözlerinle değil, kendilerinin vücut ve kafa eğilimleri ile oynayacaktır. Şimdi buyrun, koluma girin de birlikte şeref tribününe çıkıp takımı seyredelim.”

Çünkü teknik direktör olarak mesleğini icra ederken futbolcuların haftalık çalışma grafiklerinden habersiz olan, bu sağırlık yüzünden sahaya süreceği onbirde çılgınlığı anımsatan hatalar yapan, Fenerbahçe oyun esprisini tam sahaya yayamayan, Aykut’un darbe yemeden meydana gelen sakatlığı dikkate alındığında takımdaki “sağlam adam-hazır adam” envanterini de bilmediği anlaşılan Hiddink’e, her şeyi daha kötü yapsın diye maaş vermektense, “Hiçbir şeye karışmasında aylık parasını alsın” demek, daha akılcı bir patron tedbiri olur.

Türkiye “temelli senatörlük döneminden geçti. Fenerbahçe niçin “temelli teknik direktör” çığırını açmasın ki.

★ ★ ★

Boluspor’un maçın ilk yarısında Fenerbahçe’yi dilediği baskı kalıplarının içine sokup minyatür bir rakip yaratması,
oyunu her çeşit pas bolluğuna sokup kontratakların her tortusu ile hırpalaması, futbolculuk şuuru yerine seyir melekesi gelişmiş geri dörtlünün arasında Faruk’un ilk golü bulması, kötü oyuna kurulmuş Fenerbahçe’yi hiçbir silkiniş ve doğru adale kımıldatmaya yöneltmedi, dün…

Futbolun ilkbaharında olan futbolun yazında olan oyuncuların zemine hiçbir “sıcak adam-profesyonel adam” imajı çizemezken, oyunun başından sonuna kadar savunmada mevsimin en büyük direnişini yapan Schumacher’in jübile yılında Fenerbahçe kulesinin direklerine bir mitoloji kahramanı gibi asılması, futboldan ekmek parasını kazandığını söyleyip de, topa isteksiz ve küskün bakanlara verilmiş, son ve en etkili dersti; kısaca…

Oğuz’un da ayaklarındaki kramponları kesmeyelim yani…

Onbir kişilik bir bale topluluğunun sahnelediği bir sanat eseri olan futbolda Fenerbahçe tarafı yanlış fon müziğinden kulak telaşına uğrarken, dar pabuçlardan figürlerde ağır ağrılı kramplara maruz kalırken, Oğuz benzersiz teknik uzunluklarla sahanın içindeki büyük usta işlevini sürdürüyor ve attığı galibiyet golü ile, haftalardan beri sürdürdüğü “tek adam” temsiline en çarpıcı koreografisini yapıştırıyordu.

★ ★ ★

Düdük konusunda uzmanlaşmış Hilmi Ok bir sohbetinde şöyle diyordu; galiba: “Sizler oyuna daha uzak, hakem oyuna daha yakındır. Oyuna daha uzak olan sizler oyuna daha yakın olan hakemi eleştirirken, pozisyonlara daha yakın olana inanınız ve yorumları öylesine yapınız.”

Dünkü hakeme ben öyle bakmak istedim; hep…

Ama galiba bu genç arkadaşla ben dün yer değiştirdim. Fenerbahçe’ye verilmesi gereken ve arkasından ihracı gereken bir kaleci penaltısı dahil her kararında ben oyunun ne kadar yakınında isem, hakem de oyundan o kadar uzaktı.

Hilmi hoca, başka sefer hakemi tam yerine koy haa…

İSLAM ÇUPİ
(21 Şubat 1991, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.