Anılar ve günümüz

Mesleğe başladığını 1957 yılında, İstanbul bölge müdürlüğünün Sait Selahattin Cihanoğlu yazan odasının kapısına parmak uzatmak, cüretlerin en büyüğü idi.

İstanbul’un spor imparatoru, üstündeki koyu lacivert blezer ceketli gabardin gri pantolonu, ponje ipek gömleği ve sulka kravatı ile, öyle olur olmaz tek sütun haberler için, kulağı üflenecek bir sıradan adam değildi; çünkü..

Yemeklerini, vitrinine sadece bir antik tas konulmuş Beyoğlu’ndaki Abdullah Lokantasında yer, canı öğlen şekerlemesi çekerse, Bölge binasının üçüncü katı, kalın kadife perdeleri ile bir lahit gibi karartılıp, tüm personelin kundraları çıkık halde, çorapları kalın halıların içine gömülü, mesai öylesine bir sağırlıkta, sürer giderdi.

Gençliğinde, her spor aletinin sihirli düğmesine dokanmıştı, Sait Selahattin Cihanoğlu…

Futbol oynamış, atletizm yapmış, tenisin raketine yelkenin yekesine ellerini beceri ile uzatmış, sporun hangi branşına vücudumu daldırmışsa, hiç hamlığın insanı olmamıştı; Sait Selahattin Cihanoğlu…

Canı bir kadeh, Whisky’si az buza bol bir öğlen aperatifine gönlü ve midesi yürürse, soluğu şimdi çirkin yeni bir otele Gor çukurluğu eden Taksim gezisindeki eski TED kulübünün manolya kokulu bahçe serinliğine iner, yönetici ve müstahdemi etrafında pervane ederdi.

Sanki iki dudaklarının arasında oturttuğu kalın purosunun üstünde İstanbul, “biraz kül biraz duman“dı.

Hiç unutmam…Bir gün öğlen yemeği bitiminde Sait Selahattin Cihanoğlu’nu Abdullah Lokantasının, güneşten saklanmış Levanten kuytuluğunda çok özel bir pozda yakalamıştım.

Keyifli bir öğlen yemeği sonrasında üstad garsonların önüne koyduğu bir suyu limon karbonat karışımı olan dev bir tasta, takma dişlerini itina ile fırçalıyordu.

Rahmetli foto muhabiri, Memduh Yükman’a  “çek abi resmi’ dedim.

Ertesi gün 4 sütun bir fotoğraf ve altında bir resimaltı… Özetle şöyle bir satır birikimi idi galiba…

Sait Selahattin Bey’in her türlü yetkisi ile birlikte her türlü konforu da var. Nereye gitse takma dişleri ile birlikte küvetini de götürüyor. Dün öğlende Abdullah Lokantasında dişlerine böyle banyo yaptırdı Sait Selahattin Cihanoğlu…

24 saat sonra GÜNLÜK SPOR’un yayınlandığı şimdiki MİLLIYET’ in binasının arkasında tuğlası kalmamış Gediz işhanında kıyametler koptu.

Sabah telefonlara saldıran, gerek patronlar Osman Kermen ve Dilaver Uzgören’e, gerek yazı işleri müdürü Müfit Duru’ya sitemlerin hatta tehditlerin en beyefendicesini ve tokmaklısını gönderen Sait Selahattin Cihanoğlu’nun  isteği tek ve kesindi.

“Bu foto muhabiri ile haberi yazan muhabir kovulacak.”

* * *
İki patronum da yazı işleri müdürüm de sermayenin değil, entertiplerin kurşunlu zahmetinden çıkmış pırlanta insanlardı.

Öfke büyük yerden patladığına göre, bunun dalga kıranı da gazetece büyük olmalı idi.

Yüzde yüz aslının tıpkısı olan fotoğraf nasıl tekzip edilir, alt yazı ile yaptığı şey açık seçik belli olan iş, nasıl inkar edilirdi?

Fakat Sait Selahattin Cihanoğlu da öyle sıradan bir insan değildi, Ankara’daki hangi vurulmaz kapı varsa, onları sorgusuz sualsiz açacak kadar karizmatik bir kişiliğe sahipti.

Patronların, Yan işleri müdürünün birşey arzetmeleri gerekiyordu; Sait Selahattin Cihanoğlu’na…

Beni mumyaladılar. Sait Selahattin beyefendinin unutkan hafızasındaki takvim sürecini hesaplayıp beni uzun süre “bölge haber trafiğinden” çıkarttılar.

35 yıl beni Bab-ı Ali’de yaşar kılmak için, öldürdüler güya…

Şimdi yaşamakta olan Osman Kermen’e, yaşamakta olan Dilaver Uzgören ve Müfit Duru’ya nasıl tonlarca birikmiş bir teşekkür borcum var bilemezsiniz.

* * *
Anılardan günün gerçeğine gelmek, acaba keyfince atılmış ve insana “helal olsun” dedirten bir yolculuk bileti midir?

Gerçek bir fotoğraftan yola çıkarak yapılmış, iri puntolu 5-6 satırı kapsayan bir fotoğraf altı kara mizah denemesi,o günlerde bir gazetenin sahiplerinden yazıişlerine kadar içinden çıkılmaz bir depremin belalı kolonlarını onların kafasına boca ediyor ve mesele bir muhabirin yaşatılıp yaşatılmama pazarlığına dönüşüyorsa, o zamanki yöneticilerle bu günkü gazeteciler, haberde yorumda hangi kanlı bıçaklı bir hesaplaşmanın arenasına düşerlerdi acaba?…

Çünkü günümüzde hangi yönetici ile “sen ve basın” diye bir kahve bitimi sohbet için ağız aralasanız, hangi futbolcu ve teknik adama “sen ve basın” diye bir soruşturmanın meraklı penceresini açarsanız, hangi haber kaynağı ile onun alıcısı arasındaki dürüst nakil iletişimi tartışsanız, söyleyen ile nakleden arasındaki savaşın birtek ismi var…

“Yalan”

Söylemek durumunda olanların ‘söylemediklerim yazılıyor’ dediği, yazmak durumunda olanların “söylediklerini yazıyorum” dedikleri, ama yine de birbirlerini itham ettikleri bir basın ve basına malzemelik eden sözcü kanat, sadece Türkiye’de yaşıyor; galiba…

İyi ki Sait Selahattin Cihanoğlu gibileri yaşamıyor; artık…

İSLAM ÇUPİ
(11 Şubat 1992, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.