Bir reklam eğlencesi

Piontek döneminde milli takım üstüne denenmiş tüm tertip, sistem ve taktik “Ali – Cengiz “cikleri, dünya çimenlerinde bir ucube top doğumu yaptıktan sonra, bu ulusal ekibin itibarını kramponlarla değil, batıdan ithal edilmiş reklam spotları ile kurtarmak en akıllı yol olacaktı zaten…

Ülke maçlarında şimdiye kadar tek bir galibiyet alamamış bir takımın beynelmilel reklam tröstlerinin tüm kanun, kural ve tercih eğilimlerini teker teker yıkarak, hiçbir futbol marifeti olmayan iri gövdesini bir noel ağacının alacalı bulacalı bir renk cümbüşüne çevirmesi, Türkiye’nin dünyadan pay alma kudretinin şaklayan kırbaç seslerini belgelemektedir.

***

Bir Avrupa kentinin, tramvaydan, metrodan, dev otobüsünden kaçmış küçük bir motelinde, yeşillikler bir musluk suyu ile yıkanır, çiçekler bir botanik spreyle gürleştirilirken, sabah reklamı ne etkili olurdu, kimbilir…

Kaleci, iki dudak ve dişlerinin arasında tuttuğu İspanyol mamülü siyah zeytine bir-iki diş attıktan sonra, hemen görüntüye davudi bir gavur sesi girerdi.

“Top, bu zeytin tanesi kadar küçük, Türk Milli Takımı İspanya’daki zeytin bahçeleri kadar büyük…”

Madam Rosa, entarisinin altına düşürdüğü kombinezonu, varisli bacakları, kıçını iyice ıslattığı cigarasını ağzına dayamış halde, yıkanmış Türk Milli Takımının eşofmanlarını çamaşırhanenin güneşli mandallarına asarken, 100-150 adet reklam fotoğrafçısı ha bire flaş patlatmaktadır.

Müthiştir manzara…

Eşofmanların en gözle görülür yerinde çarpıcı bir kompozisyon vardır.

Dev kösler, grayder kepçesine benzeyen azman palalar, karadamı cesametinde, bıyıkları sandal bağlar cinsten leventler… Orijinal barut kokuları, top sesleri, etrafı görünmez kılmış toprak-kum anaforları ve yangın başlangıcı siyahlıkları… Sonra canhıraş bir ses…

“Kaçın Türkler geliyor !”

***

Birkaç meraklı batılı turist göz, Türk milli takımının masaj olduğu kapısı hafif aralık kalmış odaya ürkek nazarlar atmaktadır.

Masaj yatağına uzanan 50 kiloluk adam, yarım saat sonra yüz kiloluk bir herkül olarak kalkar hamaktan.

Göğüs kafesi bir konserve kutusu kadar minik bir diğeri, içeri dalıp bir merhem kutusundan iki fırt alıp akciğer nahiyesine sürdüğünde, bin konser vermiş, hala

“Bana mısın?” demeyen bir akordeon gürlüğünde ve zindeliğinde çıkar odadan…

Öksürüklüsü dalar odaya, öksürüksüz çıkar. Baş ağrısı, diş ağrısı ile içeri seyirtenler, dört nal tam bir sağlık raporu ellerine tutuşturulmuş şekilde dışarı iade edilirler.

O sırada reklam kamerası, hafif tombul hafif kamburumsu, göbeği yere doğru fıtıklanmış masörün sırtına döner. Zum yapar adeta, sırttaki yazı iyice okunsun diye…

“Bu odada sadece Türk imal edilir.”

Türk milli takımının kamp yaptığı moteli, vatandaşlarımız, taraftarlarımız basmıştır. Her şey coşkulu, her şey kıpır kıpırdır.

Kaynana zırıltıları, davul-zurna sesleri, bayrak flama ve kaşkol rengarenkleri ile motel, bir çırpıcı çayırı gibidir görüntüsü.

Avrupalı reklam şeytanları için mekanı bozmanın, Türkleri abartmanın tam zamanıdır, bu…

Motelin bütün insan dolaşan mekanlarına, optik hileleri kestirilemez, konveks ve konkav aynalar koyarlar.

Motel müdürü, resepsiyon memurları, komi, aşçı, garson, kapıcı herkes her şey cüceleşir, sadece bizim taraftarlar aynı kalırlar.

İdeal bir reklam slaytı doğmuştur artık…

Londra filarmoni orkestrası da çok popüler bir marşı çalmaya başlamıştır.

“En büyük Türkiye, başka büyük yok…”

***
Ünlü Fransız reklamcı Seguela ile Futbol Federasyonu Başkanı ve üyeleri önemli bir toplantı halindedir.

Milli takım için açılmış ve bizi 1994 Dünya Kupası finallerine mutlaka götüreceği belli olan etkili reklam kampanyasında, üyeler ve Seagaul’a başkan ve teknik direktörün rol alacağı bantı ve onun mana ve önemini saptayamıyorlardı, bir türlü…

Başkan her şeyi yıkadığını zanneden, fakat hiç bir kiri ortadan kaldıramayan bir deterjan kutusunun yalancı aktörlüğüne mi, başrol resmi olarak yapıştırsalar..

Altına deseler ki…

“Hiç yaşamadı, sadece çalıştı.”

Teknik direktörü ise daha da apstre kılmak, her halde reklam endüstrisinin 21. yüzyıla dayanan fantastiğine daha uygun düşerdi, belki de…

“Adını sabır koydular, kendisi 200 yıl sonra öldü”

Tartışma devam ediyor hala… Çünkü reklam, hem vakit hem nakit olarak dünyanın en pahalı oyuncağıdır.

İSLAM ÇUPİ
(17 Mart 1992, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.