Ben yenilikçi değilim

1940 yıllarında en iyi topları Bahçekapı son tramvay durağına varmadan, öğleden sonrası, küflü bir gölgeliğin içinde girdiği küçücük dükkanında, Şaban Topkanlı yapardı.

Bu meşini yuvarlak dikme sanatının başkent eksperi de Floryaspor’du, galiba…

Fenerbahçe’de kuvvetli, fakat sade ve tekniksiz bir ayak olarak atar damarı ile zonklayan Şaban Topkanlı’nın yaptığı toplar, o dönemler santra yuvarlağına konulduğunda, bir kadırga güllesi gibi, kımıldamazcasına, okkalı ve heybetli dururdu.

Hele iklim kışa dönüp, İstanbul duşlu yağmur ve pülverize kar püskürtülerinin altına girince, bu toplar futbol ayakkabıları için ağlanacak, sızlanacak bir kahırlı ağırlık olurdu.

İstanbul’un her pazar ziyaret edilen 4-5 bin kişili futbol mabedleri olan Taksim, Şeref ve Fenerbahçe stadları da kışın etkisinden en az toplar kadar rahatsız olur, gölcüklerle buzluklar ve kömür tozu kaplı zemin sırtları ile, Sibirya steplerinin anlamsızlığına dönerdi.

O gülle ızdıraplı topa, o içinde adım atılmaz zemine rağmen, futbol ince ve çok duyarlı bir sanattı, İstanbul’da.

O dönemde Meserret Oteli’nden yukarıya doğru kamburlu çıkıldığında, sağ taraftaki ahşap yüksek binanın gıcırtılı, tahta basamaklarına bindiğinizde, Vakit Matbaası ile tanışırdınız.

Linotip’i, Entertip’i, sınırlı hurufatı, şimşir manşeti ile, her odasında ayrı bir derginin yapıldığı, Gece Postası ve Son Telgraf gibi öğleden sonrası gazetelerin İstanbul’un her sokağında avaz avaz patladığı bir imalat yeri olan Vakit Matbaası, o küçük ve teknoloji bakımından son derece ilkel dünyası içinde, bir basın rüyasının sabırlı gerdefini örterdi.

Tıpkı o vurulması imkansız olan toplar, o yürünmesi güç olan sahalarda birtakım ölümsüz isimlerin, imrendirici bir futbolculuk ihtişamı yaratması gibi…

Vakit Matbaası’nın içinde 100’e yakın haber telefonu yoktu. O İstanbul stadlarının içinde bir duş konforu olmadığı gibi…

Vakit Matbaası’nın içinde tek bir daktilo baş muharrir dokunulmazlığı için, bir masadan insanlara yasaklı nazarlar atarken İstanbul takımlarının oyuncularına masör eli değdirmek haramdı.

Vakit Matbaası’nın nikotin dumanlarının bulutladığı, ışıksız olan odalarında ne bir teleksin gür gürültüsünü ne de bir fax veya başka iletişim aracının gönderme marifetlerini sezerdiniz ; tıpkı oyuncuların kıyafetlerine ve cep derinliklerine hiçbir refah payı göndermeyen günümüz profesyonelliği gibi…

Ama iki dünya da sırf insanın yarattığı halis ustalıklarla, yalanı dolanı olmayan bir netlik taşırdı.

Bir benzersiz dripling, uzak menzilli bir pas, pilot pikesini andıran bir kafa golü, kalecinin göremediği bir vole, İstanbul sahalarını bir hayret rekorlar sirki haline getirirken, Vakit Matbaası’nın bodrumunda, 9 şimşir harften bir çarpıcı manşet yaratan ser mürettip, baş makalesini sarı saman defterin bir yaprağına yazan baş makaleci, Bab-ı Ali dünyasının hiç kasılmayan büyüklüğü olarak işi bittiğinde çay ve simidine dönerdi.

Teknoloji yoktu, böyle bir medeniden olma eşya yığınağı yoktu, ama dört dörtlük insan vardı her iki alanda da…

***

Aradan yarım asır geçmiş.

4-5 bin kişilik futbol stadlarını 30 binlere vardırmışız. Zaman zaman tuğlalarımız kabarır “100 bin kişilik stad” hayallerine diş tokuştururuz.

Fakat stadların içine bir Üsküdarlı Sabahattin veya Baba Hindi Süha tipinde bir kravatlı amigo sokup maç kalabalığının hayvansal kalıtımını bile ayıklayabilmiş değiliz.

Teknik direktörlük ilmi fevkaladeden gelişmiş sahalar bataklıktan kurtulup lalezar mükemmelliğine erişmiş, futbolda kıyafet ağırlığı ve hamallığı kuş tüyü devrimini tamamlamış ; bu oyundaki servet terakkümü diğer iş kollarını müthiş seviyede sollamış ama hala meşin yuvarlak kelime birikimi yan yana dizen vaka nüvisler, Türkiye’ye şimdi bile bir Lefter’in, Metin, Turgay, Recep, Şükrü, Can ve diğerlerinin gelmediğini, getirilemediğini yana yakıla yad etmekle meşguller…

O 20 kişiyi zor hareket ettiren ahşap konağın yerine, şimdi rotatif kesimine 30 tonluk kağıt kamyonlarının girdiği, insanların bir uçtan bir uca zor gezdiği dev binalar yapıldı, yapılıyor Bab-ı Ali’de…

Ser mürettipler, kurşunlu satırlar dizen Linotip ve Entertip’ler, hurufat kasaları, şimşir manşetler, karton matrisler, eski tip daktilolar, hepsi, hepsi teker teker çekildi, Bab-ı Ali hayatından…

Macintosh’lar, printerler girdi, fax’lar, yeni getiriciler ve götürücüler üşüştü yokuşun imalat otobanlarına…

İnsan sanatı, insan yaratması diye nerede ise bir asırdır tarif edilen gazete, şimdi eski sahiplerin beyninden alınıp, makinaların çeşitli ışıklarının yanıp söndüğü kontrol merkezlerine veriliyor.

Teknoloji, “mutlak hakim benim” diye bir totaliterizme Bab-ı Ali’yi sürüklerken, insanlar direniyor.

Herkes biliyor ki bu makina-insan savaşından yeni bir Falih Rıfkı, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Emin Yalman, Bedii Faik, Necip Fazıl, Çetin Altan çıkmayacak.

Gazetelerin 100 yıldır kendilerine payitahtlık eden Bab-ı Ali’den teker teker kendilerini söküp, Selimiye’den ezan seslerinin geldiği İkitelli’ye taşınmaları, sakın bu büyük yazı ustalarının görüş zaviyesinden çıkmak ya da kaçmak anlamına gelmesin…

İSLAM ÇUPİ
(01 Eylül 1992, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.