Atletizmin ölümü

ÖNCEKİ gün ölen ve dün Ankara’da bizim dünyadan başka bir dünyaya gönderdiğimiz Ekrem Koçak’la yaşayanı kalmamış Türk atletizmi ile birlikle, bu sporun en ağır ve en görkemli tarih yaprağının üstüne de toprağın en kaldırılmazını attık

1932 Ankara doğumlu olan Ekrem Koçak 1949’dan itibaren atletizm dünyamıza bir meteor gürültüsü it çarpıcılığı  içinde düşerek, önce Türkiye standartlarını kendi ayak fulelerinin altında oyuncak yaptı, sonra Balkan Akdeniz ve dünya kronometre kıstaslarını kendine çalışmış bir Türk saatinin “tik – tak” ları haline getirdi.

 * * *

Ekrem Koçak bu sporu yaparken, herşeyi ile ilkeldi atletizm…

Pisti ile ilkeldi… Malzemesi, insan bakımı, yetiştiricilik şartları, parası pulu,  devlet desteği ve sponsor lüksü ile ilkeldi.

Bu altın adam bütün bu ilkelliklere rağmen, hatta bu ilkelliklerin zaman zaman kocaman bir “yok” olmasına rağmen, doğuştan adet olma gibi Tanrı’nın çok az verdiği bir yeteneği sonuna kadar, belki de yüreğini, ciğerini ve adelesini normal insanın üstünde kullanarak, Türk atletizm tarihinde belki 3 – 4 kişinin erişebildiği bir tarih yaprağının, ayakları ile kaleme alıcısı olmuştur.

Ve Türkiye’de “Ekrem Koçak” anıtını yaparken bu çocuk arkasına şeref kürsüleri madalya ve kupalardan başka hiçbir dünyevi birikim atmamış, ondan sonraki kuşak ve kuşakların sporcuları dövize endeksli pist borsaları kurarken. Ekrem Kaçak hayatının son yıllarını kendi efsanesini anlatmaktan sıkılan, Ankara’da aynı ceket ve pantolonla dolaşan suskun bir dünyacı olarak, yaşar olmaktan yaşar olmamaya doğru, kimseyi rahatsız etmeyen adımlar atmıştır.

* * *

5 defa Balkan şampiyonu. 6 kere ordular arası dünya birinciliği, 2 defa Akdeniz oyunlarının şeref kürsüsü ortası ile birlikte, sırtında 500 kere gururla taşınmış ay-yıldızlı forma vardı, Ekrem Koçak’ın atletizm serüveninde..

Başka bir Türk atleti  ne derece olarak bu idol insana yaklaşabilmiş, ne sevgi olarak pistlere bu ölçü de sevdalanabilmiş, ne de 34 yaşına kadar koşar kalmak gibi bir sorumluluğu ve işi disiplinini koruyabilmiş muhafaza edebilmiştir kendi vücudunda…

1950 – 51 – 52 yılları başka bir şölene tanık olurdu, İstanbul atletizm  pistleri…

Üç büyükler yani Fenerbahçe Galatasaray ve Beşiktaş arasında yapılan futbol derbileri insanlara bu oyunun en üst bale gösterilerini sunarken, atletizm pistlerinde üç silahşör aynı branşta koşacaklarını ilan ettikleri gün, İstanbul heyecanından biribirine girer ve İnönü stadının sarı topraklı pistinin üstündeki tribünlere 15 bin atletizm seyircisi toplanırdı.

800 ve 1500 branşlarında Cahit Önel ve Ekrem Kaçak postlarını biribirlerine deldirdikleri koşularda, İstanbul seyircisi sonucu en az büyük futbol derbileri kadar konuşur, geçileni geçene asla ezdirmezlerdi.

Devleri  deve güreşine soyunmayı onlara hiç yakıştıramadıkları için…

Arada bir bizim Osman Coşgül’ün pomak mı tatar mı olduğu hiç belli olmayan inadı şaha kalkar, kendi Spesiyali  olan 3000 engeli 5000 ve 10000 metrelik koşuları bırakır, bu iki devin koltuğu 1500 metrede ikisine birden randevu verirdi.

Bu üçlünün koştuğu 1500 metreler atletizm seyircileri için gerçek bir heyecan şöleni olur koşuyu Osman Coşgül kazanırsa, çok sevdiği iki arkadaşına şöyle bir şaka buketi atardı…

İyi ki Besim hoca beni 5000 ve 10000 metre koşturuyor. Yoksa birincilik mi görürdünüz?..

* * *

Ekrem Koçak atletizmi bıraktıktan sonra, bu  dünyanın içinde teknisyen ve antrenör olarak kaldı, galiba..

Ama nesil farkı, ama atletizm gelen değişim ve değerlendirme farkı, federasyonların eski çağları ve eski insanları atlama konusunda gösterdiği ister  tutarlılık ister tutarsızlık deyin, bir takım değişme talimleri Ekrem Koçak’ı da faal insandan alıp, na – faal bir konuma soktu.

Bildiği bir şeyden bilmediği bir toplum hayatının bilinmezliğine kaydı Ekrem Koçak…

Nasıl yaşıyordu, ne ile yürüyordu bu ekonomik zorlukların içinde Ekrem Koçak..

Emekli maaşı var mıydı yok muydu ? Sabit bir gelire sahip miydi, ya da kafasını sokacak bir katın kapısını rahatlıkla çalabiliyor muydu, akşam üstleri…

Ağzını gururu ile kaynatmıştı, Ekrem Koçak… Konuşmuyordu.

Gazetelerin spor sayfalarında Ekrem Koçak’ ın ne dünü ile, ne bugünü ile ilgili bırakınız manşeti  tek sütuna haber bile yoktu

* * *

Son olarak 1992’nin bir sonbaharında bir deplasman maçı için gittiğim Ankara’da gördüm, Ekrem Koçak ‘ı…

19 Mayıs stadının girişinde yarısı kışlık, ağaçlı ve yarısı yazlık TSYD lokalinde…

Birer sade kahve içtik söğüt gölgesi altında…

Kemikli çenesi, çıkık elmacık kemikleri, kırlaşmış sık saçları ve hep finişe bir zafer feneri gibi yanan gözleri, atletizm yaptığı günlerdeki ayniliği ile duruyordu.

Ama zor yürüyordu. Ayaklarından, özellikle sol ayağından önemli bir şikayeti vardı.

Hoş beş salladık 15 -20 dakika…

Birşey isteyip istemediğini, bana bir şey dileyip dilemediğini sordum.

Sağol İslam” dedi. “seni gördüm ya, başka ne isteyebilirim ki..

Ona “sigarayı bırak” diyemedim. Çünkü ben ikinci kahve ile beşinciyi içiyordum.

Aradan aylar geçti. Önce sol ayağının kendi rızası ile kesildiğini gazetelerden öğrendim. Ameliyatı da, ondan sonraki nesilden atletizm yapan iki doçent kardeşi kesmiş.

Protez beklerken de ölümünü boyadılar siyaha, gazetelerin spor sayfaları…

Kaybettiğimiz bir fani değil, Türk atletizminin kendisidir.

Yaşarken, insan gibi yaşatamadığımız bir büyük şampiyonu, son yolculuğunda bir tabut kahramanı yapsak ne çıkar.

Ama atletizm camiasına yakın arkadaşlarına, kederli aile bireylerine sabır dilemek ve Ekrem’e Allah’tan rahmet dilemekten başka, O’na verebileceğimiz bir şey var mı ki…

 

 

İSLAM ÇUPİ
(15 Haziran 1993, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.