Jübileler

Futbolcu jübilelerinin, her oynadığı dakikası üst düzey üstü bir ücrete dönüşmüş bir emekçi için, hangi parasal haksızlığın telafisi olduğunu anlayabilmiş değilim, hala…

Faal futbolculuk hayatı, transferdeki astronomik paralar, maaş prim ve şampiyonluk ödenekleri ile ülkelerarası bir refah düzeyine çıkarılmış bir yeşil çimen emekçisine, bir de bu mesleğe veda ederken jübile adı altında yüklüce bir ekstra sunulması, gelir dağılımının hangi kantarında hakça bir gramajın tartı gösterisidir ?

Hele Türkiye gibi işsizliği her gün çığ gibi büyüyen bir ülkede… Hele Türkiye gibi, asgari ücreti hala 1 milyon 490 bin liralık bir kara para bahşişi seviyesine ancak çıkabildiği bir ülkede… Hele Türkiye gibi her iş kolunda kıdem tazminatına tavan ve sınırlama getirildiği bir ülkede…

* * *

Jübile kavramı, kolay sınır deliği bulan her görünmez yenilik gibi, batıdan ayaklanıp girmiştir Türkiye’ye…

Hem de batıdaki ölçülerinde kalmayarak, her gün ve her insanda biraz daha yozlaşarak, tarifini ve amacını yitirerek, alafranga kılığından soyunarak esnaflık elbisesinin türlü çeşitli acımalık ve çığırtkanlıklarını sırtına alarak…

Avrupa jübile hakkını, kendi kulüplerinde ya da milli takımlarında ülkelerine her türlü futbol şereflerini vermiş; gerek bu oyundaki artistik uslupları ve gerekse özel yaşamlarındaki efendilik ve sportmenlik dengeleri ile, toplumlara örnek olmuş insanlara sundukları bir imtiyaz olarak tarif etmişlerdir.

Türkiye öyle mi ?

Özellikle son 10-15 yılda futboldaki jübileler, insanların hiç bir vergi dairesine kayıtlı olmadığı bir gizli ticaret şekline dönüşmüş, bu özel günler, çağrılı insan ve gazetecilerin adres bulamayacakları, vilayet ve kasabaların ok işareti olmayan sahalarına taşınmıştır.

Gazete spor sayfalarının sorumlu müdürleri ile adı kodamana çıkmış yazarlarının çekmeceleri ve futbola yakınlığı bilinen iş adamlarının yazıhanedeki sümen altları, jübileleri bir geçim kaynağı yapmış ne idüğü belirsiz davetiyelerle doludur ve bu yığından belgeli bir roman yazmaya kalksanız, Türk futbolunun hala düzeltilemeyen çarpıklıklarının yanına, hiç bir plastik cerrahın onarıma alamayacağı yeni bir kambur kalkar, insan vücudundan gökyüzüne doğru…

“Jübile asalakları”

***

İki jübile olayına yanarım hala…

Ercan Aktuna, son 35 yılın gerek Fenerbahçe gerek milli takımında yere düşen heybetli futbolcu gölgesi ile Türk futbolunun sayılı defans heykellerinden biri idi.

Bu oyun için inanılmaz dayanıklılık, esneklik ve çabuklukta bir vücut taşıyan Ercan, her iki takımda kaptanlığa yükselmiş, ay-yıldızlı formayı kırka yakın sayıda sırtında tutmuş, gerek oyun istikrarı, gerek sahada centilmen adam kalma titizliği ile, Türk futbolu ve Fenerbahçe’nin rekor duvarlarını aşmış, sahadaki şeref kolyelerinden biri olmuştu.

Beklenen seyirci ve rağbeti görmedi jübilesi… Futbolumuz ve Fenerbahçe’nin kadife eldivenli dövüşçüsü, bu oyunun şövalyelerinden biri, hiç yüksünmeden, hiç bir kırılma şıngırtısı çıkarmadan, sessiz sedasız karışıverdi sivil hayata…

Ahmet Berman bütün zamanların Basri Dirimlili ile birlikte, en büyük bek oyuncusu idi, bence…

Onun da jübilesine, Haziran ayında meteorolojik bir şaka irisi girdi. Gök delinmişti sanki ve İstanbul’da değil de Hindistan’ın muson kuşağında idik. Bir yağmur başladı ki, 40 yıl ne İstanbul görmüştür öyle su koyverme ne ben…
İstanbul balık değil ki sırtından atsın… Herkes bir saçak altına kaçtı. İnönü Stadı’nın tribünleri, Ahmet’i seyretmeye gelen hayranları yerine, su boşaltmaya gelen itfaiye erlerine kaldı.

***

O zaman Necmi Abi (Necmi Tanyolaç) ile birlikte Tercüman’da çalışıyordum. Çok sırt ve kalem vermiştik Ahmet’in jübilesine… Üzüldük… Üzüntüye bir iki duble rakı karıştırıp, kasveti beyazlatalım diye, o zaman sahil yolunda olan “Canlı Balık” lokantasına gittik.

Rakılı tedavi, saat 23.00’e kadar sürdü.

Basınköy’e geliyoruz, evlerimize… Kapılara yaklaştık, hurda laçka, sonuna kadar açık. Ahmet Berman’ı iklim soymuş, bizi de hırsız…

Basınköy’de zincirleme hırsızlık baskınları yapan delikanlı, sonradan Vatan Caddesi’nde polisle girdiği silahlı bir çatışmada sonunda yakalanan azılı gaspçı Melih Yağız… Polisler anlattılar. İyi ki soygun anında eve girmemişiz. Yoksa üç-beş giden parça mal yanında canımızı da vermek an meselesi imiş.

Tesbitler için sonradan gittiğimiz Emniyet Müdürlüği İkinci Şube’sinde bize göstere göstere, iyice ahbap olduk delikanlı ile. Melih Yağız, kısa bir süre Beykoz’da futbol oynamış. Bizi görür görmez suratlarımızdan tanıdı. Çok lafı oldu bize de, ilk lafı şu oldu :

Vallahi evlerin size ait olduğunu bilmiyordum. Ayaklarım kırılsa idi de keşke girmese idim.

***

Her jübile haberi, gazetelerin spor sayfalarında puntolaşmaya başladığında ya da böyle bir gün için ne zaman masamın üstünde bir çağrı zarfı düşse, Türkiye’de alınmış ve alınmaya devam edecek şu son maç parasının hangi üretim kapılarından geçtiğini ve biriktiğini merak eder, Ercan Aktuna ile Ahmet Berman’ın vedalarında içimde kalan ezik tortuyu sağa sola boca etmek için Milliyet’te sütun ve önümde bu yazıya göz indirecek özverili okur ararım.

İdmanından özel ve resmi maçına kadar, her adım atışı halk denen ve hafta sonlarında futbol seyircisi olan kitle tarafından, hem de lüksün üstünde lüks olan bir ücretle ödenmiş bir yuvarlak top oyuncusunun, hala jübile denen bir son gün piyangosu çekmeye hakkı var mı, diye düşünürüm.

Hele seyretmek bahtiyarlığına eriştiğim, futbol toplumuna erişilmez futbol güzellikleri vermiş, Büyük ve Küçük Fikret’ler, Hakkı Yeten, Şeref Görkey, Şükrü Gülesin, Çengel Hüseyin,bek majinoları Faruk Adnan, aristokrat tank Gündüz Kılıç, bir döneme uçan kale olarak kalecilik mührü vurmuş Cihat Arman, bu ülkeden jübilesiz gelip gitmişlerse…

Türk futbolu, Fenerbahçe’nin prima baleti M.Ali Has’a, futbolunun sonbaharını Beykoz sırtlarına düşürdüğü bir gün sormuştum…

Jübile düşünüyor musun ?

Gülmüştü. Verdiği cevap futbolculuk serüveninin en çarpıcı özeti idi.
Ben futbolculuğumun bütün becerilerini, beni yıllarca seyreden seyircilere bir ücret karşılığı sattım zaten. Şimdi ikinci bir ücret karşılığında, seyirciye aynı şeyleri satmak, biraz ayıp değil mi ?

İSLAM ÇUPİ
(22 Haziran 1993, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.