Askerin Tiyatrosu

Demokrasi ile asker, bitmeyen bir kavganın hep birbirlerinin göğüs hizasına yükselen iki namlusu olmuşlardır, Türkiye’de…

Türkiye’de demokrasi ne zaman yaşam kepengini kapasa, bu kepengi havada tutmayı beceremiyen Fraklı nazeninler hiçbir istiskale uğramamışlar, kabahat hep kışladan çıkıp, postalları ile sosyal hayatı gürültüleyen askerlerin sırtlarına, birer vebal kaputu gibi sarmalanmıştır.

Politikacıları çok partili bir hayatın dönme dolabına bindirip, Türkiye’yi çok sivilli bir kadro ile çevirmeye başladığımız, 1946 yılından bu yana, demokrasi Lunaparkında büyük bir özveri ile yürüyen sivil Cadillaclara hep askeri Cemseyler vurmuş ve aralanan kışla ötesi hayat bir türlü kurulamamıştır, Türkiye’de…

Demokrasimizin üstünden 47 nasihatli yıl geçmesine rağmen, bu “daha iyisi yok” dediğimiz dünya rejimini hep iki kanadı sivil siyasi meleklere havalandırtmışız da, aldığımız evrensel irtifai, hep siperlerden çıkan haki elbiseli avcılar her seferinde bir “dan” sesi ile, istikbal göklerden alıp engebesi çok olan yere indirmiştir.

Demokrasi tarihimiz, sonuçta Türkiye’de hep ihanete uğrayan bir tek taraflı aşkla kalpleri çürüğe çıkarmıştır, mütemadiyen…

Siviller Türkiye’yi ve demokrasiyi hep sevmiştir, askerler ise sivilleri ve demokrasiyi asla…

***

1961 yılının İstanbul’un, aylardan Haziran bir ekvator sıcağının tülüne sararken, görkemli bir yeni yükseklik olarak Saraçhane Başına oturtulmuş Belediye Sarayı’nın önünde motor solumasını kesmiş tanklar, gölgeli geniş kapılarının giriş menzilinde sivil hayata asık asık bakan Mehmetler vardı.

O dönemin Belediye sarayına yaklaşmak, Genel Kurmayın nizamiye kulübesine teyet edip, bir toplumcu tebessüm atmak kadar zordu.

Peki o Tepebaşından yola çıkıp Unkapanı yokuşunu vites değişikliği ile otomobille aşıp, sarayın cümle kapısına dönen araç, neden askersel barikatların hiç birisinde bir kontrol çelmesi yememişti?

O otomobilden inip, ağzında yanan sigarası çipil gözleri ve ak saçları ile, rütbeleri değişik asker kalabalığına bakan kilosu az yaşı çok sivil yaşlı adam, niye çevrede bir “hazırol” disiplini yaratmıştı?

Asker kümesini iki tarafa sürüp çektikten sonra, yaşlı adamın önüne çakılıp, “buyrun hocam buradan… Belediye başkanı albayım, sizi yukarıda bekliyor” diyen genç üsteğmen, hangi sivil otoritenin giydirilmiş mankeni idi, acaba?..

İkinci katın geniş makam odasının önünde o hayatı kitap olan, o hayatı toplumsal oyun olan ihtiyar insanla, o yaşamı kışla olan tayın olan, üniforma olan, orta yaşını albaylıkla çeliklemiş kişi öyle bir kucaklaşmışlardı ki…

“Hocam size İstanbul’da tiyatro için, iki uygun yer buldum. Biri Kadırgada, ötekisi Üsküdar’da… Adnan beye talimat verdim, inşaata hemen başlıyacaklar. Başka bir emriniz var mi?…”

***

Başka ne yaptırımı olabilirdi, Muhsin Ertuğrul’un o İstanbul’u anlamış, o sanat şehrinin hangi tohumlamalara ihtiyaç duyabildiğini kavramış albaydan…

İstanbul’da gökdelen veya denizdelen yaptırmak yerine, hayatının 90 yılını tiyatro yaptırma uğruna ziyan eden Muhsin Ertuğrul, az mı böyle bir oyun anıtı inşa etmek için bu belediye denen, “söz veren ve yapmayan” bir sivil yalan kutusunun düğmesini, çevirip çevirip kapamıştı.

Demokrasi, onun kurum ve kişileri ile çeyrek asırdan beri tiyatro denince bir uygarlık ve kültür spazmı geçiren bu ihtiyar dahi arasında, perdeli iki bina arzusu, bir talep ve sümen yalanı olarak sarartılıp durmuştu, hep…

“Her mahallede bir milyoner” slogan ile sandıktan çıkıp Türk toplumunun yaşam yollarına düşen DP ve onun İstanbul’a oturttuğu belediye başkanları, talan teknolojisinin her türlü palet dişlilerinin işleyişini tam yol tutmuşlar, ama bu toplum için iki sahne isteyen bu sanat büyükelçisinin makamlara gidiş gelişini, kilometrelerine hep yalan ve vaad asılan, boşa koşulmuş bir maratona çevirmişlerdi.

Çok toplumcu düşünüp, çok sivilci işler yapacağını vaad eden bir iktidar, 10 yıl devletin iplerinde hep “hayali Ali”nin jimnastiğini yaptıktan sonra devrilmiş ve 1953’te Türkleşen bu dev dükalığın İstanbul ve Anadolu yakasına ilk iki tiyatro yapma şerefi adı Şefik Erensu olan bir kurmay albayın 5 aylık belediye başkanlığı görev süresine düşmüştü.

O zaman hem Akşam gazetesinin spor sayfasına hem sanat ekine kalem sürüyordum.

Şöyle şeyler yazmışım şu olay için…

“Askerler sadece ihtilal değil, tiyatro binası da yaparlar. Dün gece Kadırga’da tiyatro tanrıçası Thalia, iki çarpıcı şahit Muhsin Ertuğrul ve Şefik Erensu’nun önünde ilk defa üstüne asker elbisesi giydi?

Kasım veya Aralık’tı galiba… İstanbul paltolanmıştı.

Tuttum pasajda tiyatro dikkatimi yumak yapacak iki kadeh beyaz doping aldım.

Hoş bir Belediye Otobüsü parkuru vardı, o zaman… Sanat garı sayılan Tepebaşı’ndaki tarihi tahta şehir tiyatrosu dram bölümünden her salona bağlantılı vasıta kalkardı.

Bindim otobüse… Benden sonra üçlendi beşlendi. Az daha bekledik ve kontak anahtarı benzini ateşleyip hareket ettiğimizde 15 kişiyi bulmuştuk, Otobüsün içindeki tiyatro istekli seyirci…

Kadırga eski top sahasının ortasına yapılmış yeni bina öyle Avrupa’da yaşı ve mimarisi 150-200 yılı bulmuş bir metropol eskisi değil bir kasaba moteli gibi küçük şirin tek katlı düz ayak girişe sahip bir oturma mahalli idi.

Üçbeş tane 250 mumluk ampul, giriş parkurundaki çim, kışın soğuğunu yiyip odunlaşmış bir kaç gül fidesi, çoğu küçük esnaf ve küçük diplomalı olan akşamları erken yatıp sabahlar erken kalkan Kadırga ve Kumkapı kalabalığına, ‘burada tiyatro var” gibilerinden bir kültür alarmını yakamamıştı, henüz…

Salon 200 veya 250 kişilikti. Gelen 15 kişi buna bir de otobüsün şoförünü ekle 16 adam, kendi göz keyfini ayarlamak üzere öteye beriye dağılınca, fuaye sanki insansız imişcesine ışıkları yavaş yavaş karardı ve oyun başladı.

Eser, bizim alaturka yaşam kesitlerinden bir karı koca dırdırını veren bir telif, ya da bir Paris bulvar şakasından olma gıclıklamaları insan kahkahasına parmak yapan bir çeviri değil, bayağı ağır… Pirandello’nun “6 şahıs yazarını arıyor” isimli yapıtı…

Önce bir sessizlik sonra sıkıntı mı tiyatro disiplini mi olduğu tartışılan bir iskemleye çakılış… Sonra usuldan iskemle bacak şıkırtıları, hafiften öksürmeler ve iç geçirmeler, iki dudağı ters istikamete götüren esnemeler birinci perdenin bitimi ve salondan 5 kişi firar…

İkinci perdenin kadifelerinin ağır ağır kalkışı, kalanlara sirayet eden aynı cinsten sıkıntı salvoları, yine saatle insanların biribirleri ile devam eden, ‘biraz hızlı yürü lan” çekişmeleri ve ikinci perdenin sonu ve bu kez otobüs şoförü ile birlikte 6 kişi daha toz…

Eser bitince Pirandello’nun sahnede kalan 6 kişisi hala yazarını ararken, salondan sokaklara dökülen biz 4 tiyatrosever de, Kadırga ile Kumkapı’nın loş lambalı sokaklarında otobüs şoförünü arıyoruz.

Bakmadığımız yer kalmamıştı ki Kumkapı’nın ünlü meyhanecisi kör Agop bana, gülücüklerini dişsiz ağızdan ağurtlarına saklıyarak hem bakıp hem söylenmiyor mu?

“Abi şimdi gönderiyorum şoförü otobüse… Garibin bir fırt rakısı kaldı paşam…”

Sivilciliği öyle seviyoruz ki 50 yıldır… Askerlerin açtığı bir İstanbul tarafı tiyatrosuna 430 yıl sonra ancak 4 sivil insan gönderdik.

Onlar da yedek… Muazzaf değil, anlıyacağınız… Hem de şoförünü kaybeden cinsten…

İhtilal sivilleşti yıllar sonra, o tiyatro binası ile birlikte… Belediyenin yedek parça ardiyesi oldu.

 

İSLAM ÇUPİ
(15 Ağustos 1993, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.