Mezarlar Öpülür

MİLLİYETin bazen manşet uzunluklarına gerip bir utanç otobanı yaptığı, bazen sütuncuklara alıp mikro bir uyarı hapına dönüştürdüğü “temiz toplum” özlemini, hayalden gerçeğe yapılamak için, kaç milyon süpürge gerekecek acaba?

Türkiye 2000 yılına üstünden çarşafını iyice atmış bir demokrasi ile girmeyi hedeflerken, Türkiye yeni asra milli gelirinin etrafında herkesin eşitler tebessümü ettiği bir fotoğraf albümü olarak dalmayı amaçlarken, bu devrim için gerekli olan doğumlara, hangi ahlak serumlarını takacaktır?..

MİLLİYET’le birlikte bütün gazetelerin çıkış sermayesi olan, rüşvet yolsuzluk görevini kazanca dönüştürme hikayeleri, bürokrasi ordusunu budamakla, KİT’leri yerin üstünden alıp yerin altına sokmakla, Türkiye’de bu 24 saat kurulu “hanı yağma” sofrasının bacaklarını kesmek mümkün olur mu?..

***

Türkiye 1940’lar 50’ler getirilip slayta konulduğunda burnunu havaya kaldırmış bir ülkedir artık…

Gökdelenler, beş yıldızlı oteller olarak kalkınmıştır. Asma köprüler, oto yollar, barajlar, elektrik santrallari olarak kalkınmıştır.

Çok odalı karanlığı tek gazyağı lambası ile dolaşılan ahşap evlerden, her odası avize ile aydınlanan dubleks tripleks bir bina teknoloji sine sıçramıştır, Türkiye…

Dayanıkla tüketim sanayii ile insan zahmetleri asgariye indirilmiş, beyaz cam imalatı ile yaşayanların dünya görüşünde lokal darlıktan evrensel bir uçsuz bucaksızlığa geçilmiş, kapı  önünde bir anahtar çevirme ile yaya kişinin zaman israfını bitiren otomotiv sektörü beşeriyeti, çağın gerektirdiği bir yaşam ve yaratım kulvarına oturtmuştur.

Mal ve hizmetlerdeki bu görülmemiş ihtiyaç büyümesi ile doğru orantılı olarak, yeni insanı eskisi kadar büyütebildik mi?.. Eski insandaki erdemleri yeni insana, nesil değişimi olarak postalayabildik mi?

Dev bir buzdolabı olurdu, Topkapı’daki 1940’lı 41’li kışlar…

Biribirinden çok mesafeli seyrek bahçeli evlerin, birer kovboy kasabası haline dönüştürdüğü Pazartekke Şehremini Kaleiçi ve Takkeci semtlerini, kar fabrikatörü olan gri gökyüzünden ve hep karayel olan üfürük tanrıçasından, sadece Fatih Sultan Mehmet’in tepelerine yeni bir çağ oturttuğu İstanbul surları korurdu.

Çocukluğumuzun tek ilkokulu yerleşim merkezinin dışında bugün Kozlu mezarlığına selvi fideliği eden ve insan sesi yerine, karga ve sığırcık nağmelerinin duyulduğu, İstanbul’un henüz mesken tutmadığı bir tepelikte idi.

Kar oturduğumuz semtleri beyazlamanın dışında diz boyu bir yüksekliğe ulaştırdığında, poyraz ya da karayel kulaklarımızda bir akapuntur seansı uyguladığında, tüm okullular Elekçi mahallesindeki karakolun önünde toplanırdık.

Bir devlet rehberi düşerdi önümüze, polis memuru Kadir efendi… O tenhalıkta, o acımasız doğa koşullarında, ne kadar keyifli, ne kadar güvenli idi, bu tür yolculuklar ve okul turları…

Semt kahvelerinde sık sık lafı edilen “Kurt iniyor” söylentileri, aç ve kocaman çoban köpeklerinin yol kesme menkıbeleri, Davutpaşa kışlasından çevreye gelişi güzel yayılıp, bir pusulasız av terörü estiren askerlerin kaza yapma ihtimali, devlet denetiminde yapılan bu 5 yıllık yolculukların sonuna, bir ilkokul diploması astı.

Hiçbir bayram günü, ramazan ayı süresinde, birtek gün karakolda olmuyordu, polis Kadir efendi… Ola ki bu çocukların babalarından biri kendisine 5 yıl yaptığı bu ek görevden ötürü, bir hediye getirip emrivaki sıkıntısına sokmasın diye…

‘Dahili ve harici ticaret’ levhalı iş yerleri, Demokrat parti iktidarının İstanbul ekonomisine dahil ettiği yeni kepeng gürültüleri idi.

***

Ticaret odasının o zaman Yeni Cami civarındaki ofisinde önemli bir şef masasını işgal eden Bülent bey, etraftan kapı veya cam açıp önünde duran sabah sabah meyve ve sebze haline giden kamyonet ve pikapların “götürelim beyim” tekliflerine her kerresinde ılık bir tebessümle teşekkür eder, bindiği Topkapı Bahçekapı tramvayını mesken tutarak, giderdi işine…

Bu bürokratik ciddiyetini, emekli oluncaya kadar sürdürecekti, Bülent bey… Hem de aktif görevini bıraktıktan sonra “devletin adamı olma” gururunu ve bilincini her şeyin üstünde tutarak…

Bir tanesini de Hulusi efendi açmıştı saray meydanında… Çok küçük, eğreti, barakası paslı çivili, ufak tozlu pencereli ve ölgün ışıklı iş yerlerine karşılık, Hulusi beyinki, bir saray yavrusu idi adeta..

Giriş, boydan boya camlı idi… İçerde sayısı beşi bulan koltuklar, ortada geniş sigara ile birlikte ve her şeyin içildiği bir masa, az daha dipte bir makam dekoru, yanda iki telefon ve son duvarın üstüne çerçevelenmiş, “müşteri velinimetimizdir” diyen, Türkiye’deki ticaretin ilk yalanı…

Her lise diplomalının, çalışmak için istikbal için eşikten içeriye adım atmakta bin torpil aradığı işyerinde, nedense birtek gönülsüz adam Bülent beydi.

Hulusi efendi bu transferi gerçekleştirmek için çenesini ve cüzdanını ne kadar açıyorsa, Bülent bey de devletten olma itibarını sıkıyordu.

Bir gün kıyametler kopmuştu, bahçeli kahvenin eski ve yüksek çınarlı, yuvarlak ve fıskiye havuzlu bahçe masasında…

Hulusi efendi maaşın müzminleşmiş teklifine 50 liralık bir ilave yapmış, muhattabının ellerini ovuşturacağını sandığı esnada, ayağa kalkıp gürleyen Bülent bey değil, sinirden kemikten ve etten yapılı bir şimşekti sanki…

‘Yıkıl git karşımdan lan it… Sen devletle pazarlık edecek kadar kudretli ve zengin misin?.”

0 günden sonra, Hulusi efendi ile Bülent beyin küçük Saray Meydanının ne kaldırımını, ne kahve ve meyhanesini paylaştığı görüldü.

Küsmüştü, kahretmişti Bülent bey, bu her insana bir fiyat asan yeni yaşam tarzından…

Silivrikapı’da bir Ermeni ahırından bozup yapılma tek katlı iki göz odalı, önünde küçük bir çardak olan evine çekildi. Tek başına yaşadı orada… İzdivaçsız, çocuksuz, semti ve yeni hayat biçimini reddederek…

Devlet emeklilik maaşı yetmişi ona. Hem tenceresine, hem üstüne başına, hem rakı sigara kefen ve tabutuna…Hangi yıl ve gün çıkmıştı son yolculuğuna, cemaat kuvvayesi neydi peşine takılan, hangi mezara girdi, üstüne hangi cins toprak atıldı, bilmiyorum.

***

Ama şimdilerde hangi gazetenin manşet ambarından kamuoyuna bir rüşvetin, bir yolsuzluğun bir haksız kazancın kara şıngırtıları dökülse, ama şimdilerde toplum içindeki insanlık sınavında ne zaman keleklikler dev bir kabak ülkesine dönüşse, hep çocukluğumun büyükleri üşüşür gözlerinin önüne…

Türkiye’yi 2000 yılına büyümüş oteller gökdelenler, büyümüş barajlar oto yollar asma köprüler hava alanları, büyümüş ve büyümekte olan bir demokrasi metre murabba ile dolu dizgin götürüyoruz.

Ama insanı, ama insanları nasıl büyüteceğiz?

Cansız olan her şeyi dünden yarına doğru büyütecek her türlü teknoloji var, bu meret yer yüzünün şantiyelerinde…

Ama küçük insanı büyütecek bir teknoloji yok, bu gezegenin marifetleri içinde…

Mezarlar öpülür ancak…

İSLAM ÇUPİ
(22 Ağustos 1993, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.