İlkadım Apartmanı

Benim çocukluğumu boyladığım Pazartekke semtinin yerleşim irtifaını, toprak ve bodur yeşillikten çok yukarılara kaldıran ilk yapı “İlkadım” apartmanı idi.

İstanbul’un Galata Köprüsü öte alemi eğlencesi ve mimari makedi benim için bir kaplı kutu idi de, Topkapı’nın yeşille öpüşen ekolojik bodur güzelliğini bozan, ilk çok tuğla yığınının adı konmuştu; İlkadım apartmanı

Yaptıranı ve mimarı hakkında muhtelifti, söylenti…

Pazartekkenin “Fıs kos”a meraklı ağızları, bu 5 katlı dış rengi uçak pembe olan azman meskenin sahibinin İzmirli olduğunu söylüyorlardı.

Ama servetine asılmış kartvizitin harfleri pek belirgin değildi. Bir söylenti antenine göre deniz armatörü, diğerine göre balyaları sayılamaz bir tütün ihracatçısı…

O zamanın teknoloji kepçeleri dikkate alındığında, bu yıldırım mesaisi ile gece ve gündüz birleştirilerek çok kısa sürede bitirilmişti, apartman…

***

Çok kısa sürede bitirilen apartman, bir gün baktık ki, bir salona karşı bir perdenin sakladığı bir piyesin aktör ve aktristleri gibi, insanlaşmış kiracılanmış.

Pazartekke’nin meyva ağaçlı katı tek ve ahşap ev birikintileri yanında bu apartman nasıl Topkapı’ya tepeden bakan bir yükseklik gururunu simgesi durumunda ise, içeriye kiracı olarak yerleşen insanlar da, o küçücük semtin sakinlerine ne kıyafet ne de yaşam biçimleri bakımından uyuyorlardı.

Hayat üstüne bir tahteravalli oyunu başlamıştı, Pazartekke’de… Romanı çok daha sonra yazılacak olan, “Yukarıdakiler aşağıdakiler” aykırılığı, ilk defa dekorunu kuruyordu küçücük semtte…

Yıkanmış çamaşırlar bahçelerin arka sundurmalarında saklanan bir ıslaklık olarak kuruturken, kimse kimsenin iç giysileri ile ilgili bir semt beyanına açıklık getirmemişken, İlkadım apartmanının güneşe tam açık geniş balkonlarında haftanın çeşitli günlerinde, kadın içine ait ne kadar örtünme çulu varsa, bir tahrik uçurtması olarak bir havalanır bir mandal menziline geri dönerdi.

Sinemada görüp vücudumuza başka tikler sokan Greta Garbo veya Vivian Leigh gibi ilahelerin ulaşamadığımız gardropları, sanki İlkadım apartmanının balkonlarına asılmış, sekse ait sadece bir el kitabına sahip, semt gençliğini selamlıyorlardı.

Neler yoktu ki, yükseklere asılmış, zifaf sandığında?..

Daha sonra moda sayfalarına japone kol diye geçecek, omuzu ve koltuk altını açıkta bırakan bluzlar. İncir yaprağı hacminde rengarenk naylon külotlar… Muz çoraplar, jartiyerler, kaşkorseler, jüponlar ve taftadan ötürü bir abajur gibi kubbelenmiş kısacık etekler.

Altıncı katın sakinlerinin en güzel dişi kuşu Şaziment, bu sonuncu kıyafeti giyip seyrek demir parmaklıklı balkona çıktığında, semtin bütün buluğ görmüş çocukları, apartmanın dip kuytuluklarına mevzilenirdi.

Saçını tarardı kız, bacak bacak üstüne atardı. Sonra oturduğu yerden kalkar geniş balkonu turlar, demir parmaklıklara iyice yaklaşıp, vücudunun en olmadık yerlerini, aşağıdaki gençlik birikintisinin iç gıcıklayan hamağına dökerdi..

Ara sıra içeriye kaçardı, Şaziment.. Bu bir mola mıydı, yoksa aşağıya biriken kalabalığın hayallerini boşaltmak için onlara tanıdığı bir paydos süresi miydi bilinmez.

Aşağıdaki gençliğin başını göğe raptiyeleyip bu bakış uslubuna, yukardaki kızın olmadık yerini sokaktaki Arnavut kaldırımına dökmesi becerisine, “röntgencilik” ve “teşhircilik” diyecekti, tıp kitapları…

***

Kalabalık bir ailesi olan bir kapıcı da almışlardı, apartmanın bodrumuna… Zeytinburnu ve Kazlıçeşmenin yavaş yavaş taşra bandralı gecekondularla doluşması, ne İlkadım sakinlerinin umurunda idi, ne de DP il Başkanı Kemal Aygün’ün…

Tek partili CHP iktidarı taşra istilasının bu Zeytinburnu ve Kazlıçeşme’deki tuğla istilasının üzerine hukuku ve şehircilik titizliğini gönderirken, bas bas bağırıyordu Kemal Aygün sosyalist notalarla…

“İstanbul’u uygarlaştıracağız, apartmanlaştıracağız, kaloriferli bir Avrupa kenti haline getireceğiz. Kaloriferi İstanbullu yakacak değil ya… Kapıcılık şehir hayatında yeni bir işkolu olacak. Gelsin taşra Istanbul’a, bunda korkulacak ne var?..”

İleriye hiçbir bakış açısı göndermiyen, markası günlük bir beyine mi sahipti Kemal Aygün, yoksa bir İstanbul kindarı ya da insanının doğduğu değil de doyduğu yerde yaşaması gerektiğini ısrarla savunan bir gıda etist miydi bilmiyorum.

Belki de DP’yi 1950 yılında ezici bir çoğunlukla iktidara getirecek, oy yumurtasının mucidi bir politikacı…

Niyetler hangi politik su ırmaklarına yağmurluk ederse etsin, bugün bir kocaman taşra insan barajı gibi tıka basa dolan İstanbul’daki ilk yabancı damla, İlkadım apartmanına sığınan; kasketini yan giyen, elindeki iri taneli tesbihi şangırdatan, sigarasını bir tahta sopaya benzeyen çubukla içen, yemeni bozması ayakkabılarına arkadan basan, belinde kuşağı ayağında şayakı olan, o ilk Anadolu’dur bence…

***

Pazartekke’deki medeniyet belirtisi sayılan “İlkadım apartmanı” İstanbul’un göğe çıkmasından çok, İstanbul’un öteye beriye dağıldığı bir şiddetli infilakın dinamit kalıbına basıldığı bir gizli tahrip hücresi oldu.

O güne kadar Ermeni Levon’un elinde olan ve Elekçi Mahallesinin binasız kesiminde bulunan ve İstanbul’un tüm yaralarının üstünde bir koruyucu ve kan dindirici olan Hidrofil Pamuk Fabrikası, bir taşralı paracıya satılmıştı.

Yıllar yılı mahalleyi hiç rahatsız etmemecesine çalışan, patronu ve işçisi ile bir edep ve emek şaheseri olan o fabrika, çalışan ve yöneteni ile birlikte bir uzmanlık gurubunun elinden bir cehalet güruhunun kontrolüne düşünce, 15 – 20 gün sonra, damı kazan ve iki üç cesedi ile birlikte 100 metre ötedeki futbol sahasının santrasına düştü.

Bilirkişi ve uzmanların raporu, bugün İstanbul’da mantar gibi patlayan ve de kimsenin umurunda olmayan tüpgaz ve şofben infilaklarının haberciliğini müjdeliyordu.

Bay patron taşralı, tasarruf olsun diye kazan dairesinin en kritik ve hata kabul etmez bölgesindeki Ermeni ustalarına yol vermiş, onların yerine, alelacele kamyon kasasına bindirip köyden İstanbul’a getirdiği iki yeğenini, fabrikanın en çok bilgi ve dikkat isteyen kesimine yerleştirmişti.

Bir başka gün, iki jandarmanın arasında kelli felli bir adamı kelepçeli görüyorlardı, Pazartekke sakinleri…

Devir ekmek karnesi devri idi ve İstanbul gıda rejimi yönünden devlet denetimi altında idi.

Bir çuval unu, bin hilesi olan bir kantarla karaborsa yolu ile satmaktan ve devlet vatandaş ayarını bozduğundan yakalanmıştı.

İstanbul’dan değildi, adam… Jandarmalar refakatinde trene binecek ve geldiği yerde yargılanmak üzere bu kentten çıkarılacaktı.

O zaman tekti o adam, şimdi milyon oldu, İstanbul’da…

İlkadım yıkıldı yıllar sonra, İstanbul’u da rendeliyerek, ufaltarak peşinden sürükleyerek…

 

 

İSLAM ÇUPİ
(29 Ağustos 1993, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.