Başkent Günü


12.09.1993'de Fenerbahçe'nin Gençlerbirliği ile 1-1 berabere kaldığı maçın yazısıdır.


Maçın gerçek sahibini, maçın asli kahramanını oyundan sonra seçmişti, sarı-lacivertli taraftar…

Oyun bittikten sonra; hisler, heyecan ve taraftar olmanın getirdiği her şeye “taraf” diye bakma psikozu bitmiş, muhteşem sarı-lacivertli yığınlar, günün kahramanı olarak, kendi takımlarını gönüllerinden düşürerek, Gençlerbirliği’ni alkışlamışlardı.

Fenerbahçe, Oğuz, Emre, Bülent üçlüsü arasında bir ışık yılı süratinde hedefler seçen, topla bulduğu ilk golden sonra, bütün uzuvlarını kopartan bir insan gibi, bir hareket ve düşünce fakiri olarak yığılıverdi sahaya…

Bloklar arasındaki montaj kaybolmuş, üç parçadan ibaret takım topluluğu aradaki kollektif bağlantıyı koparmış hiçbir pas adam yerine rakibe gitme gibi bir trafik anarşisine dönüşmüştü.

Sahada her hattıyla her topuyla, her girilen gol pozisyonu ile, bir Gençlerbirliği üstünlüğü ve hegomonyası başlamıştı.

Çimende değildi Fenerbahçe…

***

Lig başladığından beri, Fenerbahçe resmine usta fırça darbeleriyle bir klasik görüntü veren Oğuz’un da büyük klasını törpüleyen bir zımpara vardı, zeminde…

Engin denen isimsiz başkent delikanlısı,Oğuz‘un yanına, her şeye engel olan bir büyücü gibi sokulmuş; Fenerbahçe’nin beynini bu yolla dumura uğratan Gençlerbirliği, akıl üstünlüğü ile topu oynama ve gol kaçırma üstünlüğüyle 19 Mayıs Stadı’nı kırmızı siyahlı ekibin tapulu toprağı haline getirmişti.

Gerisi, orta sahası ve ileri ucuyla, 90 dakika rakibine ligin en esaretli gününü yaşatan Gençlerbirliği karşısında, Fenerbahçe’yi hezimetten kurtaran Engin ve genç Emre dışında, hangi oyuncuyu getirip, bu ferdi emeğe ortak edebilirdiniz…

***

Bir de Gençlerbirliği- Fenerbahçe maçının terazisinde, Avrupa’dan getirilip takımın klasını büyütme konusundaki hassas dengelerde korkunç bir fark vardı, ekipler adına…

Almanya’da vatandaşlığını mı yoksa bacağını mı tedavi ettiği belli olmayan Hotiç, bir transfer eteri gibi, Fenerbahçe için erken bir buhar olurken, hep ilk toplara erken vurmak gibi bir defans davulculuğunu yapan Wagenhaus da oyunu yakalayamayınca, kaba kuvvetle Gençlerbirliği’ni yakalamaya yeltendi ve kırmızı kartla oyun dışı kaldı.

Gençlerbirliği’nin iki Güney Afrikalısı ise, sahaya hayal kırıklığı yerine Fenerbahçe’nin ibret ve dehşetle seyrettiği bir futbol resitali sergilediler.

Dengeli süratleri ile, bir yunus balığı çabukluğunda yaptıkları ver-kaçlarıyla, driplingdeki ayak ve vücut uyumu ile, futbolcuyla topçu olma farkını, bütün ayrıntılarıyla gösterdiler Fenerbahçe’nin transfer kurmaylarına…

İleri uçta ciğerlerini çıkara toplaya, adele ve yüreklerini zonklata zonklata oynatan iki yalnız adam ; Bülent ve İlker, takım yardımı hiç gelmeyen bir çaresizlik içinde denizde boğulan adamın rolünü oynuyorlardı.

Orta sahası rakibinin ceza sahasına hiç girmemeye yemin etmiş bir blok ile, Fenerbahçe’nin Bülent ve İlker‘e değil bol gol attırması, laf atması bile mümkün görülmüyor.

***

Osieck istediği kadar pembe portreler çizsin Fenerbahçe için…

Tam saha pres yapıyor desin… Yardımlaşma var, desin… Bütün takım koşuyor, mücadele ediyor, desin…Bloklar arasında armoni ve bölünmez bir bütünlük var, desin. Kondüsyon en üst düzeye ulaştı desin…

Bu konuda ya dünkü Fenerbahçe yalan söylüyor ya da Osieck…

Çünkü bu teknik direktörün Fenerbahçe takımı için söylediği saadet zinciri, başka lig ekiplerinin boyunlarında sallanıyor da, sarı-lacivertli ekibin boynunda sallanan şey, şer tanrıçasının siyah taşlı madalyonu…

Dört yıldır Fenerbahçe, takım bütünlüğü olarak ligde geçer not almasa da futboldaki tek adamlığı ön plana çıkmış oyuncular ile, yine seyredilmeye değer bir teselli idi, taraftar için…

Şimdi o oyuncular yok takımda…

Osieck‘in antrenörlük diplomaları ne kadar yüksek notlu olursa olsun, aklı pek iyi derecede değil.

Çünkü akıllı bir teknik direktör, hem kendini hem takımını, isimleri ağır basan ama formları hafif eski yıldızlardan kurtarmak istiyorsa, onları özel değil, lig maçlarında cepheye sürer ve işe yaramadıklarını bu yolla teşhir ederdi.

Oysa ligde teşhir etmeden aldı Rıdvan ve Tanju‘yu eşofman içine…

Bundan sonra ligde Fenerbahçe’nin her kötü sonucu, Rıdvan ve Tanju‘yu büyütecek, Osieck‘i küçültecektir.

Küçüklüğün, büyüklüğü yendiği bir meydan savaşı alanı var mı dünyada…

Hele de futbolda.

İSLAM ÇUPİ
(13 Eylül 1993, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.