Yazar

Onu İnönü Stadı’nın futbola kapılarını açtığı, 1947 yılının son ayında tanıdım.

Uzun boylu, arkaya taranmış saçları hem biraz dökülmüş hem biraz aklanmıştı. Esmer, gözleri yuva menzilinin dışında, kalın dudakları arasında devamlı ısırdığı Birinci sigarası, tükürükten yapılı bir sarı filtre ile taçlanırdı.

İklim duyarlılığı yoktu galiba, adamın…

İlkbahar yaz sonbahar ve kış ısı çeşitliliği, onda giyinme veya çıkarma gibi bir çul devrimine gerek göstermez, altı ay bir pardesü ile altı ay bir kalın palto ile, İstanbul’u uyandırır ve uyuturdu.

Her maçtan sonra durduğu yer, belli idi, adamın…

Oyunu seyrettiği basın tribününden çıkar, deniz ve saray tarafında açık tribünün arkasındaki geniş sette soluklanır ve seyrettikleri maçın yorumunu kendisinden dinlemek isteyen, bey genç ve çocuk varsa etrafına toplar, başlardı nutka…

Geniş bir futbol kültürü vardı, adamın…

Biraz önce oynanmış maçın eksi ve artı panoramasını heyecanı fazla cümlelerle ağızından mermi gibi acele acele çıkardıktan sonra fetvayı birden keser, hayranı olduğu Avusturya futbolunun yıldızlarına doğru kaydırırdı lafı.

Kaleci kötü bir gol yedi ise, Zeman gelirdi, onun file bekçisi olarak yarattığı menkibeleri anlatırdı. Santrhaf bir kötü kafanın karşılayıcılığını mı yaptı, hemen o pozisyon ölümsüz Ocwirk’in bir ulusal maça soktuğu büyük ustalığını dile getirirdi.

Evi, Sultanahmet Laleli Aksaray Taşkasap ve benim gibi Topkapı’da olanlar, biten stad konferansı ile kifayet etmezler, Fındıklı’ya doğru yola çıkan adamın arkasında, ayaklı sohbeti devam korteji oluştururlardı.

Cağaloğlu’na kadar sürerdi, adamın solo sözleri ve bizim koro dinleyiciliğimiz…

Vilayetin tam karşısındaki dar sokak geçilip, Cemal Nadir’e varıldığında Necip Akar’ın gripin fabrikası gözümüze oturur ve adam, hemen bitişik bodrumdaki Hergün gazete ve matbaasında kaybolurdu.

Adamın adını bilmez, ama yağmur karışmamış bir Beşiktaşlı olduğunu bilirdik.

***

Meslek hayatımın 1957’li günlerinin taze başlarında, dostluğumu ilk sürdüğüm ve karşı elektriğini aldığım büyüklerimden biri Beşiktaşlı Tank Bilgin oldu.

Çok ilgi çekici ve içine hiç girilmemiş bir yaşam biçimi vardı, Tank Bilgin’in…

Rivayet ederler ki, Ticaret Lisesi mezunu idi. Ama diplomasinin gereği olan, ticaret ya da muhasebe kavramlarını hiçbir gün serbest piyasaya çıkarmamış, bu uzmanlık dalını babasının zahire dükkanında, 3 ay süren bir yüzünü gözüne bulaştırma ile sonuçlandırmıştı.

Baba dükkanında kallavi ve boş bir defteri kebir bulunca Tarık Bilgin, başlamış oraya Beşiktaş maçlarını tarih takım ve gollerle yazmaya… Onunla da iktifa etmemiş, başta Avusturya ligi olmak üzere Avrupa’da hangi düdüklü oyun varsa, hepsini defter geçirmeye…

Sabahtan dükkanı açan baba Bilgin çocuğunun gayet ciddi pozlarda başım hiç kaldırmadan defteri Kebire düşürmüş olmasından korkunç bir haz ve keyif alır, elinde çevirdiği tesbihi ile evladının ilerde büyük adam olacağına dair, kehribar falı oynardı. Tank Bilgin’in bu muhasebe sihirbazlığı vergi memurlarının defterleri kontrol etmeye geldikleri güne kadar sürecekti.

Memurlar defteri kebir’e baktıkları anda orada dükkanın hesabı yerine, Beşiktaş ve Avrupa liglerinin hesabını bulacaklar; baba ise, oğlunun kafasının ticaret yerine futbolla dolu olduğuna tanıklık ettiğinden, bir daha içeri girmemecesine onu sokağa bırakacaktı. Yaşı geçmişti, iddiacı bir uslupçu da değildi Tarık Bilgin ve gençlerin spor sayfalarına koyduğu yeni yoruma da kapalı idi üstelik…

Gece Postası ve Hergün gibi öğleden sonra çıkan müvezzi satışlı gazetelerin spor sayfaları ile, Fuat Büte’nin haftalık yayınladığı Beşiktaş dergisinde, yeniliklere hiç çiçeklenmiyen bir kalem olarak yaşadı.

***

Hergün gazetesinin spor sayfası şefliği ile birlikte musahhihliğini de yapan Sahir Özbek ben ve Tarık Bilgin takvimler 1958 yılına vardığında, birimizin madur ikimiz ise devamlı muzip olduğu bir ünlü saç ayağı teşkil etmiştik.

İsveç’te 1958’de yapılan dünya kupasına gidip dönmüştü Tarık Bilgin…

O zaman öğleden sonra çıkan ve adına bulvar mı ya da kaldırım mı desek  pek fark etmeyecek olan gazeteler vıcık vıcık tefrika ve roman dolu idi.

Tarık Bilgin de spor sayfasına İsveç’i hikaye etmeye baslamıştı. Ama ne hikaye ediş…

Tarık Bilgin o zaman sarı defter yapraklı saman kağıtlara kocaman harflerle ne yazıp bize bırakıyorsa, ertesi gün ben ve Sahir gazetede değiştirip onları alakasız hale getiriyorduk.

Tarık Bilgin “Herberger mi, Feola mı?” soru başlığı ile Alman ve Brezilya teknik direktörlerinin futboldaki düşünce savaşlarını anlatmaya kalksa, ertesi gün başlık değişiyordu, hemen…

“Herberger mi, hamburger mi?”

Tarık Bilgin bir başka gün yine onun deyimi ile sez levhalı bir tren ve tramvay hikayesine girse, şimşir harflerle şunu okuyordu, millet ertesi gün…

“Tren 2. Tramvay 3…”

Sıra Final oyununa gelmişti ve Tarık Bilgin elindeki fazla bilet için şunları yazıyordu…

“Stadın etrafında geziyorum. Elimde fazla bir biletini var, kime vereceğimi kestiremiyorum. Derken bir rahip gördüm bana doğru gelen… Selamladık biribirimizi… Futbol meraklısı imiş. Bileti ona verdim. Brezilya’nın şampiyonluğuna dua etsin. diye…”

Bu da irtifai pek belden aşağı bir değişikliğe uğradı ben ve Sahir Özbek tarafından…

“Elimdeki Finale ait fazla biletimi, 15-16 yaşındaki sarışın fıstık gibi bir İsveçli çocuğa verdim. Hem Brezilya’nın şampiyonluğuna dua etsin, hem de beni hatırlasın diye..”

Bereket Hergün’nün patronu Faruk Gürtunca, ilanlarına kadar gazetenin her tarafını lupla okur, spor sayfasına gözleri ile hiç uğramazdı.

Bu feci tahrifat, sadece bizim çevremizde konuştukça gülünen bir bedava kahkaha makinesi olarak kaldı da, patron hışmına uğrayacağı menzile girmedi, bereket… Yıl 1962’ye düşerken Tank Bilgin tutturmaz mı, “Beni Dünya Kupası finallerine göndereceksiniz” diye

Bundan önce gittiği iki dünya kupası İsviçre ve İsveç yani Avrupa’da idi. Kendi biriktirdiği gazeteleri kilo ile sattık, zenginlerden teberru topladık gönderdik. Ama bu seferki dünyanın bir ucunda, Güney Amerika’nın Şili’sinde…

Sahir Özbek’le kafa kafaya verip, bir plan yaptık. Tank Bilgin’i Rum patriği Athenagoras’a gönderecektik. Randevu alındı, giyinmeyen Tarık Bilgin Tünel’in Beyoğlu ağızındaki kiralık elbiseci İbrahim Horoz’dan alınan bir Frakla giydirildi. Ve din liderinin kapısı çalındı.

Ertesi gün gazetenin spor sayfasında palamut gibi bir fotoğraf ve gömmeli bir resim altı…

“Patrik Athenagoras yazarımız Tarık Bilgin’i makamında kabul etti ve bir süre görüştü. Yazarımızın bir dünya kupası uzmanı olduğunu kabul eden sayın Patrik, Bilgin’in Şili’ye gidebilmesi için, kendisine New York’a kadar bir Yunan Şilebi tahsis edileceğini açıkladı? Bir Yunan şilebinde Tarık Bilgin’e yer ayrılmıştı gerçekten…

Ama Tarık Bilgin çok müslümandı, NewYork’a domuzlarla birlikte seyahat edeceğini öğrenince vazgeçti, bu hayvansal insansal yolculuktan.

Allah rahmet eylesin.

 

 

İSLAM ÇUPİ
(19 Eylül 1993, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.