Eylül

Bu otuzaltıncı Eylül’dür meslek hayatımın üstüne çöken…

36 yıl sonra bakıyorum Eylül’de benim yokuşuma final gözlerle…

Meslekte ilk adımı attığım Gediz İşhanı eski tuğlalarını atmış, yeni bir ekonominin modern hizmet dehlizi olmuş.

O mürekkep mermerli, o mazot mermerli merdivenden inilen Linotipli rotatifli bodrumda, kaç emekçi kurşun kokularından tiner ve benzin ifrazatından, yaşamdan ölümü koklayarak dünya değiştirdiler.

Nerede o ser mürettip Hüseyin usta nerede rotatifın en küçük parçasını cebindeki bozuk parası kadar bilen Maruf Usta…

Bodruma inip Entertip’in başına her yazıyı dinen bir merak olduğumda, ikisi birden karşıma dikilir ülkelerin en babacanı ile beni uyarırlardı…

“Oğlum sen bizim gördüğümüz en yetenekli yazarlardan birisin. Bu bodrumlarda erken ölüm var, yukarı katlarda ise uzun yaşama… Her zaman elimizi öpmeye geliyorsun, eksik olma. Töreni kısa kes ve yukarı çık ”

***

İlk gazetemi Gediz İşhanından alıp Çatalçeşme sokağındaki Vatan gazetesinin yeni binasının önündeki eski ahşap köşke taşıdığımda, benim, çocukluğumun İstanbul’u, aşı boyalı tahtası ve yeşili ile tekrar abideleşti, içimde…

Birkaç giriş basamağını hüzzam veya hicaz tarzında gıcırdatarak ilk katın geniş sofasındaki servise girdiğimde, hep çocukluğumda gözümü ev diye açtığım Bakırköy Kartaltepe’deki uçsuz bucaksız köşk gelirdi.

Bazen kışı soğutan bazen kışı ‘atan bir iri taş kömürü vardı, servisin ortasında…

Karayel ve Poyraz’ın dev buz üfürüklü olduğu günlerde, pencere pervazları ve macun yer yer dökülmüş geniş camlı sokağa bakan gözlerden içeriye tabiat olduğu gibi girer, ama hiçbir arkadaşımız, bu sokakta çalışıyormuşcasına konan dekordan hiç şikayet etmezdi.

Bazen yağmur bir Tanrı duşu olduğunda ihtiyar çatı ve birkaç yerden kırılmış kiremitler, bu su saldırısına dayanamaz ve çalıştığımız yer tavanı gözü yaşlı bir Damlataş mağarasına dönerdi… Geniş sofanın büyük bir ihtimalle mutfak diye kullanılmış dipteki dar kapılı odasını film yıkama yeri ve fotoğraf laboratuvar olarak kullanıyordu, gazete…

Ama odalığı kalmamış, terk edilmiş yakılacak bir tahta yığınına dönüşmüştü, orası…

Arka bahçeye bakan gemi lumbozu gibi küçük iki pencerenin tamamı camsızdı. Tahta zemin kaç kuşağı üstünde gezdirdiği belirsiz bir hamallığı yapa yapa kırılmış, döşemeler köstebeklerin dans ettiği bir piste dönüşmüştü. En keyifli fare-kedi savaşlarını o laboratuvar diye kullanılan odada seyrettim, ben

Farelerin Timurlenge benzeyen bir harp stratejisi vardı, anlaşılan…

Önce küçükleri cepheye sürer bunlar düşmanı yorduktan sonra, sıra bu hayvanların panzerleri olan lağım farelerine gelirdi. Dövüş bu boyutlara geldiğinde, bizim 4 yaşındaki azman Sarman’ın savaşı bırakıp cümle kapısından sokak denen başka bir ülkeye doğru hürriyeti seçtiğine çok tanık oldum, ben…

Tanıklık merakım, başka bilinmezlik kapılarını da araladı, bu vesile ile…

Farelerin her türlü şeyi yeme şeklindeki gelişmiş mide gustolarına, bir de o zamanlar karaborsadan alınan Avrupa negatifieri de dahil olmuştu.

İstihbarat şefi ile foto muhabirleri arasında ne zaman bir resim tartışması olsa şef muhabire kameramanlık ukalalık! yapıp, “oğlum şu pozisyonda da bir pozunu alsa idin ya” dese, lafın son montajını ben yapardım…

“O çekemediği kare Foust’un midesinde…”

Sarman’ın en çekindiği hatta bizim genç muhabir ordusunun bile öldüremediği lağım faresinin adını Faust koymuştuk, hep birlikte…

***

Haftada üç gün gelirdi, gazeteye…

Hem de yayan ya da Belediye vasıtaları ile değil, taksi ile…

Taksi çatalçeşme sokağına girip, gazetenin çıktığı ahşap binanın önüne yanaştığında mutlaka klaksiyon çalardı, şoför..

Bu mekanik sesi duyar duymaz badana Bayram, binanın içinden dışına fırlar, taksinin arka kapısını açıp, o kısa boylu şişman ve ayakları galiba trafikten malul adamın koluna girer ve gazeteye gelmesine eşlik ederdi. Muvakkar Ekrem Talu’yu böyle tanıdım, ben…

Muvakkar Ekrem Talu daktilosu bir iki kuşak tıkırdamış bir aileden geliyor ve o zamana kadar Bab-ı Ali’de hep, “oyun merkez muhacimi Gündüz beyin vuruşu ile başladı” diye üvertürlenen Futbol yazılarına, mecazi-istiareyi her türlü benzetme ve ironiyi sokan bir yenilikçiliği temsil ediyordu.

Aşılamaz bir daktilo ilahi idi, benim için Muvakkar Ekrem Talu o zamanlar…

Onu her gördüğümde aklıma, Hüseyin Usta ile Maruf Usta’nın gelecek için boynuma astıkları yazarlık muskası gelir, Muvakkar Ekrem Talu’nun yazı çatısı mantığı ve uslubu ile kendiminkini karşılaştırdığımda, aynı gazetede bir devle cücenin kalem raksını seyreder gibi olurdum.

Hiç unutmam. Aylardan Haziran’dı, 1958 yılının Haziran’ı…

‘Didi ve kahve” diye başlıklanan görkemli bir yazı yazmıştı, Muvakkar Ekrem Talu…

Büyük Favori Brezilya, İsveç’te yapılacak dünya kupasına hazırlanıyordu ve Muvakkar Ekrem Talu nefis yazısının sonunu şöyle bir paragrafla bitiriyordu.

Brezilya Boras’taki kampta Finaller için bir adele fabrikasyon için torna çevirirken, bu ekibin sihirbazı Didi, günde en az 10 tane Brezilya Kahvesi içmekle yetiniyor.

Çünkü kahve bir futbolcu için hayaldir. Çünkü bir futbolcu için değişik düşünce yaratıcılık, rakibini yenme konusunda hakimiyet ve üstünlük büyüten bir iksirdir, kahve… Didi, kahve fincanına bütün rakiplerini koymuş içiyor. Silahı, sükunet, kendine duyduğu güven, rakiplerine boş verme kurgusu ve futbol dünyasının benle başladığına dair bir takvim başıcılık egosu… Didi olmasa futbol, kahve olmasa Didi bu kadar güzelleşmezdi 

İstanbul’da kahve sıkıntısı vardı, kahve vitrinlerden çekilmiş, karaborsacıların kara ellerinin arasına düşmüştü, o zamanlar…

Yazı olarak harikulade kaleme alınan ‘kahve ve Didi’ makalesinin futbol okuruna giden güzellik mesajı başka, yazarına dönen nimetler başka idi.

İki gün sonra iriliği kiloluk olan bir paketi getirip bırakmıştı servise…
Üstünde ‘Sayın Muvakkar Ekrem Talu’ya verilmek üzere” diye bir not düşülmüş, altındaki
sahip ise küçültülmüştü’
“Kahveciler derneği başkanı…”

Otuz altıncı Eylül iniyor, meslek hayatımın üstüne…

Yokuş, benim tanıdığım benim başladığını üzerinde sadece rotatiflerin döndüğü yokuş değil artık… O yokuş üzerindeki gazeteleri, teker teker yuvarladı İstanbul’un varoşlu bilinmezliklerine. Kimilerini İkitelli ve Güneşli’ye, kimileri de Mahmut Beye…

Muvakkar Ekrem Talu gibi yazı devleti de yok  artık, arkasından “Kırk yıl hatır’ var” dedirten
Brezilya Kahvesi pakedi de…

Kahve rüşvet Eylül zillet olmuyor, benim için artık…

İSLAM ÇUPİ
(26 Eylül 1993, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.