Halk Evi

1945’li yıllarda Şehremini Halkevi’nin tiyatro eğitimini okuldan değil de, sokaktan almış iki ünlü (!) aktörü vardı; Ahmet Bedri ve Nedai…

Topkapı Maltepe’sinde o zamanki oturuş şekli ile bir köy evinde ikamet eden Ahmet Bedri, şimdiki Sultanahmet darphanesinin bitişiğindeki maarif kitapları matbaasında şef olarak çalışır, halkevinde sahneye ne kadar konacak eser varsa, repertuvar ikmalini devletin bastığı yerli ve yabancı tiyatro eserlerinin prova fasiküllerini Şehremini’ne taşıyarak yapardı.

Şehremini Halkevi’nin kralı Nedai idi, ama…

Eser seçimini o yapar, provaları ve sahne koyuculuğunu o deruhte eder, eserde oynayacak kişileri rolleri ile birlikte o şekiller ve baş aktör direksiyonuna kendisi geçerdi, hep…

Çocukluktan ilk gençliğime doğru, kafamda kitaplar açarken kelime mecburi istikametlerimde, Nedai ve Ahmet Bedri’nin oynadığı elliye yakın tiyatro eserinin, beynimi hiç çıkmaz boyalarla renkleyen slaytları vardı.

Bir gecede oldu, herşey…

Star Nedai, daha sonra kafam kocamanlaştığımda içine yaprak yaprak gireceğim, William Shaekspaire’nin Othello’sunu, “arabın gazabı” gibi hiç bir çevirmenin bulamayacağı, bir orjinal isimle oynayacaktı.

Nedai’nin inandırıcı bir Othello olması için iyice kararması gerekiyordu, ama tiyatronun makyözü yoktu.

Düşünüldü taşınıldı.

Bu iş için Saray Meydanı girişindeki Lostra salonunun en usta boyacısı topal Kani’nin fırçası uygun görüldü ve Nedai’nin yumuşak yüzü, bu sert kıllara emanet edildi.

Darül Bedai’nin o zamanlar tam teşekküllü olup olmadığı konusunda kesin bir fikrim yoktu da, bizim Şehremini tiyatrosunun ilk makyözünün boyacı Kani olduğunu adım gibi biliyorum.

***

Nedai, “arabın gazabının” perdelerini semt sakinlerinin kaşlarına doğru kaldırırken, Saray Meydanı’ndaki ayı Mahmut’un meyhanesinde de, rakı kadehleri bitip tekrar dolduğunda, önce şaka diye başlayan bir muziplik dakikalar ilerledikçe, çok ciddi bir ciddiyet alarak, dükkanın tavanlarına doğru yükseliyordu.

Davutpaşa kışlasından bir binbaşı idi, gaza getirilen…

Masada bulunanlardan biri alıp birine bırakıyordu lafı, durmadan devlet ve asker otoritesinin zayıflığı üstüne…

İtham, “bir adam yüzünü boyamış şekilde, yani gerçek kişiliğini saklamış olarak, halkevinde masum vatandaşa bir şeyler söylüyor mütemadiyen…” faslına gelince, hışımla kalkmıştı masadan binbaşı…

Öfkesi önlenemez bir kabarıklığa varan binbaşı, meyhanenin önünde kendisini bekleyen cipe atlamış Davutpaşa kışlasına vararak aldığı bir manga askerle, halkevini basıvermişti.

Binbaşıya bunun bir tiyatro oyunu olduğu, bu oyunda rol alan insanların kendi fikirlerini söylemek yerine, yazılı teksi ezberleyip öyle konuştuğu, bu gecenin bir korsan miting olmayıp bilakis halkevinin faaliyet programı içinde bulunan bir işlev olduğu ne kadar anlatılsa da, dinmiyordu bu askersel ceberrutluk…

Çünkü binbaşı tartışmada ne kadar ikna pencereleri açılsa, sonunda Nedai’nin kara suratını gösterip, “peki ulan, bu herif niye sıfatını boyadı o zaman…” diyerek, değiştirilmesi mümkün olmayan bir hüküm koyuyordu, konuşmanın sonuna…

Binbaşının doruklara varmış kızgınlığı inmeyince, Şehremini Halkevi’ndeki Othello perdelerini indirmişti, sonunda…

Binbaşı telefon etmiş, Davutpaşa kışlasından boş bir cemsey gelmiş, yarım kalan Othello, aktörleri ve yazılı teksi de arabaya bindirilerek Sansaryan hanına doğru yola çıkarılmışlardı.

Sansaryan hana giden aktörter ve Othello’nun tam metni, hangi kapılardan girip çıktılar, hangi sorgulamaların süzgecinden geçtiler, Shaekspaire ve Othello yazar ve eser olarak hangi kalın gözlüklerin altına konup tetkik edildi, tüm bunlar semtin tiyatrosever kesimine meçhul kaldı, hep…

***

Ertesi gün CHP Belediye Meclisi üyesi Bican beyin bir telefonu her şeyi halletti deniliyordu.

Bican bey öylesine koyu bir tiyatrosever, veya hayatı kitaplara gömülü olarak geçmiş bir insan değildi ama, küçücük bir iskan hinterlandı olan Topkapı ve Şehremini’deki herkesi, ahlakından servetine kadar tanır ve kimsenin burnunun kanamasını istemezdi.

Bakırköy’de oturan Nedai’yi o günden sonra kimse görmedi. Ne semtte, ne de Şehremini Halkevi’nin sahnesinde…

Othello’nun ve kendisinin üstüne, o gece hışımla gelen binbaşının hangi rakı kadehleri sonucu doldurulduğunu ya öğrenip semte ve halkevine  küsmüş, ya da tiyatro aktörlüğü yapmanın, karaborsa yapmak esrar satmaktan öte, tehlikeli bir meslek olduğu bilincine varmıştı.

Aynı sahneyi paylaşan arkadaştan bir gün Nedai’yi geri getirmek için Bakırköy’deki evine gitmişler, bekar adamı hanede bulamayınca, her zaman demlendiği sahildeki Rum Bizant’ın meyhanesine dalmışlardı.

Ayakta, belin gelen bir memerin üstüne rakısını ve iki parça elmasını koymuş halde, bulmuşlardı, Nedai’yi…

Sarılıp öpmüşler Nedai’yi ve tarihi geri dönüş teklifini yineledikten sonra, usta aktörden şu cevabı almışlardı…

Artık hiçbir tiyatro eserini ezberleyip konuşturamıyacak kadar sarhoşum…

Nedai’nin bitişi, bu dramatik konuşma ile oldu, aslında…

Şehremini Halkevi’ndeki tiyatro kolu faaliyetleri bir süre daha devam etti, Nedai’siz…

Ama binbaşının o gece tarihte hiç görülmemiş bir büyük role soyunması semtin tiyatro kesimini oyunlardan soğutmuş, her an yeni bir binbaşı gelir imajı bu alana duyulan merakı, giderek korkuya dönüştürmüştü. Nedai’siz bir tiyatro kolunun sesi soluğu ve mesaj zenginliği kesilmişti, aslında…

Nedai, o günün tiyatro portreleri bir mukayese terazisine konup tartıldığında, büyük aktördü. Büyük aktörlüğünün yanında, iyi bir sahneye koyucu, iyi bir oyun yorumcusu ve eser seçici idi.

Şehremini Halkevi’nin tiyatro kolu, Nedaisiz faaliyetine devam etti, bir süre…

Ama bir işin gerçek sahibi vardır. O işin gerçek sahibi ölünce, o iş te ölür. Şehremini Halkevi tiyatro kolunun defin ruhsatı sonunda bu gerekçe ile verildi, işte…

Şehremini Halkevinin gri boyalı üç katlı binası bir iki yıl aynı hüviyetle baktı semte ve semt sakinne… Ama içerisi gitgide insansızlaşmıştı, örtülmüş kalın perdeleri içeriye güneşin yani hayatın girmesini önlüyordu.

Ara sıra kapısının önündeki kaldırımından geçtiğim zaman, örtük demir kapısının alt ve yan aralıklanndan dışarıya bir mezar küfü kokusu yayılıyordu.

O 23 Nisan çocuk bayramını hiç unutamam…

Şehremini Halkevi cıvıl cıvıl sesleri ile, hayata yeniden başlıyordu. Büyük kapıdan önce kaldırıma sonra sokaklara dökülen yavrular, boyunlarına astığı kumbaralar ve ellerindeki rozet torbalan ile bayram teberrusu için, semti kapsayan sınırda bir maratona çıkmışlardı. Bina Çocuk Esirgeme Kurumu’na dönüşmüştü.

Binbaşıyı da gören olmadı, o olaydan sonra…

Manevra kıyafeti, ayağındaki Ruzvet’leri ve iri altı patları ile semte bir militarist görüntü ve çekingenlik getiren binbaşı, o günden sonra tedavülden kalkıvermişti, aniden.

Bican bey Pazartekke’deki evinden her sabah çıkıp Şehremini’ne yürüdüğü zaman, herkes onu selamlardı. Bu selamlarda kaybedilmiş binbaşından kaynaklanan bir minnet vardı, galiba…

İSLAM ÇUPİ
(03 Ekim 1993, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.