Baba Raif

Baba Raif, semtin ayrıcalıklı insan tiplerinin çocuk hafızalarına girmiş en ekzantrik çıkıntısı idi.

Şehremini’nin Saray Meydanı’na doğru girilen caddenin hemen geniş boşluğunda, müşteri bekleyen üç-beş Amerikan markalı taksinin önünde 15 saat nöbet bekler, hiç suyunu eksik etmediği iri gaz tenekesi ile, yaz kış “Sam Amca” kaportalarını yıkar, dış yüzeylerini pırıl pırıl ederdi.

Kış termometre olarak iyice cüceleştiğinde, insanların giysilerini lahana yaprağı gibi üst üste yapıştırdığı günlerde bile Baba Raif, kollarını dirseklerine kadar kıvırdığı tek kazağı ile doğaya meydan okur, otomobil suyunun buzlaşmaya doğru kutuplaştığı saatlerde bile, bu otomobil tellaklığına devam ederdi.

Bir eski tulumbacı, alkolikliği her dem devam eden bir içici idi, Baba Raif…

Şehreminli otomobillerin Şehreminli sahipleri briyantin Mazhar ve cıkcık Necati, bazen Baba Raif’in içki konusundaki dayanıklığını merak ederlerse, köşedeki sarhoş şırası yapan turşucu Samim’den boş bir şarap galonunu doldururlar, içine de mavi ispirto ve kolonya ilave ederek, Baba Raif’e sunarlardı.

Bir Şehremini – Aksaray koşarak gidip gelme güçlüğü karşılığında, bu içkiden çıkıp, tadı dayanılmaz mayi olan alkol alaşımını yarım saatte, şişeden midesine boşaltırdı, Baba Raif…

Korkunç da milliyetçi idi, Baba Raif…

Kafasını yaz kış ustralıyan Baba Raif, sadece bıngıldağına yakın kesimde saçtan imal edilmiş bir ay – yıldız alameti farikası bırakır bu güç ustalık için, Yenibahçe’deki berber Hüseyin’in ustrasına vekalet verirdi.

***

Her zaman ayık yapılan bu traş hüneri günün birinde küp vaziyetlerindeki bir Hüseyin ellerine düşünce, kızalca kıyametler kopmuştu, Yenibahçe’de…

Şarabı fazla kaçıran Hüseyin hem diline hem eline hakim olamayınca, Baba Raifin kafasının üstündeki Türk yıldızı bir Siyonist yıldızına dönüşmüş, Fecaati neden sonra aynada gören bizim eski tulumbacı ile Hüseyin arasında, Yenibahçe’de deparlanıp Karagümrük’te sonuçlanan, bir mağdur ve müsebbip koşusu başlamıştı.

Yakalıyamamıştı Baba Raif, berber Hüseyin’i…

Yakalıyamayınca geri dönmüş ve hıncını kaçamıyan berber dükkanından almaya kalkmıştı. Vitrin camlarından biri inip iş kırıp dökmeye dönüşünce, araya ağzı iyi kelam yapanlar girmiş, “ne yapıyorsun kırdığın milli servet” önlemeciligi ile, büyük öfkesi söndürülüvermişti, Baba Raif’in…

Her türlü içkiyi içki olmayan şeylerle karıştırıp midesine buyur eden Baba Raif şişeli hayatını semte sallamakla kifayet etmez, kuru koleksiyonculuğunu, vücudu için aynı bir kalori zahire dolabı yapardı.

Eroin de çekerdi, Baba Raif…

Küçük Saray Meydanı’ndaki Tatar Nevzat’ın kahvesinin sokak vitrinine yakın boş bir masasında Baba Raif, eroin içme seansı aktörlüğüne soyunduğunda bir grup çocuk, sanki çok ilgi duyduğumuz bir film beyaz perdede oynuyormuşcasına, doluştuğumuz kaldırımdan içerisini meraklı nazarlarla seyrederdik.

Önce cepkenin yan cebinden şimdiki meyva tuzun benzeyen ambalajlı bir beyaz poşet çıkarır, koyardı masanın mermerine Baba Raif…

Poşeti düzler, yine cebinden çıkardığı sivri çakısı ile beyaz kağıdın içindeki tebeşir birikintisine benzeyen toz yığınını en hassas terazinin bile beceremiyeceği şekilde, iki eşit parçaya üleştirir, kuzeye ve güneye doğru birbirine tecavüz etmeyecek bir uzaklığa yerleştirirdi.

Birinci sigarasının içindeki kasap kağıdına benzeyen mat kılıf, eroin içiminde son aksesuvarı olurdu, Baba Raif in…

Birinci sigarasının mat kılıfından kılcal boru muntazamlığında bir emici yapar, onu burnunun önce sağ sonra sol deliğine sokarak, poşette iki kümeye ayırdığı eroini, dakika sürmeyen bir acelecilikle, masanın üstünden alır, vücudunda nereye gittiği belli olmayan bir kesimine postalardı, doğruca…

Bu ameliyeyi tamamlayan Baba Raif, işin sonunda boşalmış yağlı poşet kağıdını ağızına birkaç kere götürür, alkolden pürtüklenmiş ve sarı bir kaşağı haline gelmiş dilini oraya defalarca sürerek, kalmışsa eroin zerrelerini ile birlikte papirüsün birinci hamur tabakasını da, yemek borusunun menziline doğru sürerdi.

Uykuya dalardı Baba Raif, bu eroin içiciliği için hazırladığı bu mükellef kahve sofrasından sonra.

Eroin rüyalarının insanı hangi ülkelerin mimari ve coğrafik iklimlerine götürdüğü, eroin rüyalarının insanı hangi aşkların veya servetlerin içine batırıp çıkardığı bir asabiye uzmanlık dalı idi de, Baba Raif’in bu malı bulması karanlık randevuların sonucu değil, tamamen yasal yolların ucundaki doktor raporuna dayanan bir mecburi izne dayanıyordu.

İstanbul’da o tarihlerde semtlere göre içici dağılımı konusunda sağlıklı bir harita yoktu ama, Mazhar Osman’dan, “içmesinde umuma rahatsızlık verecek bir mani hal yoktur ve bünyesi için şiddetle ihtiyaç vardır” gerekçesi ile bu kentin ilk yasal eroin kullanıcısı, Baba Raif ti galiba…

Onun için tıpkı ekmek alır gibi, tıpkı mide gereksinimlerini manav, bakkal, kasaptan konular gibi, elini kolunu sallaya sallaya gider, Pazartekke’deki eczacı Ragıp’tan alırdı eroinini Baba Raif…

***

Ben tanıdığımdan beri, kaç sıcak Şehremini yazı, kaç jilet gibi keskin ve soğuk Şehremini kışı geçirmişti, Baba Raif bilmiyorum.

Ama bildiğim şeyler vardı, Baba Raif’in hayatı üstüne…

Yaşamında kafasının üstünde hiç kiremitli bir damı olmamıştı. Odadan odaya volta atacağı bir ev tanımadı hayatında…

Yazın başka kışın başka bir gardrobu olmadı. Su almayan, kar almayan ayakkabısı hiç olmadı, tabanlarında…

Paltoyu tanımadı, kaşkola sarılamadı, bütün kış akciğer rengine dönen ellerini, gürül gürül yanan bir taş kömürü sobasına uzatamadı, hiç…

Kaç yazın terini, kaç kışın buzunu üstüne ve hayatına yapıştırdı, Baba Raif bilemiyorum.

Ama bir kışta semtin kar beyazına buz beyazına büründüğü bir sabah, Baba Raif’in cesedini, Topkapı surlarının üçüncü kalesindeki geniş kovukta tıpkı bir buzhane palamutu gibi katılaşmış halde buldular.

Ölmüştü, Baba Raif…

Cenazesi Kozlu’ya yürütüldüğünde tabutun içinde kırk parası yoktu ama, arkasında hiç bir milyonerin toplayımayacağı muhteşem bir kalabalık vardı.

Cemaat, para ile satın alınmıyor ki…

 

İSLAM ÇUPİ
(10 Ekim 1993, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.