Deniz

Şimdi burun sanayiinde tarifi konmamış derecede doğa dışı kokular saçan Haliç, 1940’larda içinde şarpilerin dolaştığı masmavi bir pisindi.

Bu günlerde bakarken, ne suyuna renk koyamadığımız, ne koklarken hiçbir parfümün etiketini yapıştıramadığımız Haliç, 1940’lardaki İstanbul çocuğu ile ilk gençliğinin, yüzme ile tanıştığı tek su atölyesi idi.

Benim İstanbul nesilim, o tarihlerde çeşitli yörelerden tramvay basamaklarına bir atlayıp bir yürüyerek bedava gelir, Haliç vapur iskelesinin gıcırtılı  tahtaları üstünden, o zaman pek moda olan Tarzan filmlerinin kahramanını andırır pikelerle mavi sulara bırakırdı, kendilerini…

Adresi benim gibi Topkapı’lı ya da Şehreminli olan çocuklar, bu Haliç vapur iskelesinde yüzme gösterileri ile kifayet etmez, ev nafakasını toparlamak üstüne, denizin yüzeyinden çok içini merak ederdik.

Diğer semt çocukları çengelli iğneden bozma oltaları ve misinalaştırılmış  ev iplikleri ile deniz yüzeyinin aptal balıkları olan İstavrit ve İzmarit’i tutmaya çalışırken, bizim zorumuz kalın tomruk putrellerle zemine oturtulmuş, Haliç vapur iskelesinin güneş yemiyen dibi idi.

Orada gri beyaz derileri ve bir el cürmündeki boyları ile denizi dolaşan İspendekler, kesinlikle bu eğreti oltalara gelmiyen ıslak bir zeka ile yukarılara bakıp, kendilerini balıkçı diye ilan edenlerle gün boyu gırgır geçerdi, hep…

Parartekke’de bisiklet kiralayan Ramiz beyin yanında çalışan Sadık diye bir arkadaşımla birlikte nihayet İspendekleri nasıl avlayacağımız konusunda etkili silahı bulmuştuk sonunda…

Eski ve kullanılmayan bisiklet jantlarından çıkan çelik telleri düzleyip uçlarını bir çuvaldız sivriliğinde yontmuştu, Sadık…

Bu şiş deliciliğindeki çelik telleri yine ince bir borunun içine yerleştirerek, sapan lastiği marifeti ile süratle hedefine giden, bir yay ve ok becerisine soktuk.

 * * *

İspendek için öldürücü silahımız hazırdı artık…

Sadıkla benim, Haliç vapur iskelesinin altındaki av nizamındaki iş bölümü, birkaç provadan sonra kesinlik kazanmıştı.

Birinci bölüm benimdi.

Uzun bir nefes alıp dibi boyluyor ve kumlar arasından seçtiğim bembeyaz ilaç drajesi büyüklüğündeki çakıl taşlarından bir avucunu alıp tekrar yukarı çıkıyordum.

Bir iki dakikaya varan bir oksijen alma molasından sonra, ikimiz de iskelenin yere basan ağaç tomruklarının ikisini tutunma ve durma hedefi yapar, sessizce ve çırpıntı yapmadan girerdik, suya…

Ben elimdeki minik beyaz çakılları yumuşak hareketleri suya bırakıp onları sanki canlı bir yemmiş gibi dibe halsiz halsiz gidişini seyrederken hilesiz bir yem buldum garantisi ile yuvalandığı yerden çıkan İspendek daha amacına ulaşmadan yarı yolda, Sadık’m elindeki şimdi su tabancası denen silahın çok ilkelinden çıkan zıpkın yiyiverirdi, o anda…

Zahmetli ama o ölçüde de keyifli bir uğraştı İspendek avı

O tarihte İstanbul’da, sadece levantenlerin ve azınlıkların mide prospektüsünde sakşı kalan balık türlerinden en nadide olanlarından birisini, yani İspendeki yani Levrek küçümenini aristokrat kaloriliğinden alıp avamın fakirin kalorisi olarak, Şehremini Topkapı’ya getirenler biz olduk. Yani ben ve Sadık.

 * * *

İstanbul’da vücut su ve ilkel yüzüş üçgeninden ilk koalisyonu Elekçi bostanındaki Arnavut Muharrem’in daracık bostanında yaptım ben…

Ağzı çok geniş ve karanlık kuyudan at marifeti ve çıkrıklarla çekilip havuza verilen su hem çok soğuktu, hem de acı…

Ondan da soğuk olan acı olan, Muharrem amcama arada sırada Arnavut damarı tutup yüzmeke olan bütün çocukların elbiselerini alıp, bizi donla eve göndermek konusunda sürdürdüğü inattı.

O zaman bütün çocukların ricacı elçisi olur, rahmetli babamı devreye sokardım.

Babam kaşlarını çatar, içinden zoraki çıkardığı birkaç öfke sözünden sonra Muharrem’in bostanına doğru yola çıkar, dönüşü yığınla elbise içinde az kaybolmuşluğu, bir noel baba sevinci yaratırdı, çocuklar arasında…

Muharrem efendinin bu geçici elbise gaspı, sonunda bizim küçük takımı, Haliç’in maviler dünyasına sevketmişti.

Haliç’te sürdü. birkaç yıl deniz sevgimiz ve denizde yıkanışımız…

Sonra büyüdüm galiba… O zamana kadar bana büyük deniz okyanus gibi gelen Marmara’ya doğru kırdım dümeni…

Şimdiki İstanbul hastahanesinin bütün eski girinti ve çıkıntı güzelliğini kaybeden Etyemez kesimi, benim uzun yol denizciliğimin ilk marinası oldu.

Sonra hem ustalaştım, hem korkusuzlaştım galiba.

Etyemez, Florya, Ataköy gibi bir havuza benzeyen sakin su kütlelerinden sıkılıp, Narlıkapı Sarayburnu gibi insanı hem üstünde taşıyan hem de hafif stilini kaybettiğinde seni yutan akıntılı  suları sevmeye bağladım.

Dolmabahçe rıhtımında atlayıp ya da Kızkulesi arkasındaki Salacak plajından denize ayak sürüp Samatya’nın Etyemez’inden karaya çıkmak günlük bir tuzlu su yürüyüşü idi, benim için…

Pazular şiştikçe, eller tahtaları daha da sevdikçe, Yeni Kapılı İhsanla ben, “gözün görebildiği yere kadar deniz benimdir” gibi, bir yayılmacılık duygusuna kaptırdık, kendimizi.

Sabah erkenden küreklerin başına kurulurduk  Yenikapı’da duran İhsan’ın sandalına.

Hava gri de olsa, Yalova bulutlara uzaktan ne denli s.o.s. çalsa, denizin üstü hangi Kıvırcık havanın eğrilerini çizse, küreklere asılır doğru Hayırsız Ada’nın yolunu tutardık.

Çünkü Karaköy’deki pastahanenin sahibi Elmas, en iyi pastaların üstünün Hayırsız Adadan çıkan martı yumurtası ile cilalandığını bilir, Hayırsız Ada’daki vurduğumuz yabani tavşanlar Balık Pazarındaki Yako’nun dükkanına götürdüğümüzde, adam bizi kapıda altın getirmiş arayıcılar gibi karşılardı.

İki malın da müstesna alıcıları vardı bu uzak ve riskli ticareti yapanların ceplerine hatırı sayılır bir servet girerdi.

* * *

Geçen Pazar bir banliyö trenine 61. yaşımı koyarak Saray Burnundan Kanarya’ya kadar nostaljik bir kıyı turu yaptım.

Hayatımda bir elli yıllımı ıslattığım Marmara, artık içinde canlı yaşatmadığı için, artık yazlan insanı mavi kaşhanesinde misafir edemediği için, yalnız vuruyordu, kıyıya…

İstanbul insanını bir elli yıl kendi içine çağırış o cam göbeği renk, bir step karasına, sanki bünyesinde zift eriten bir kirli siyaha dönüşmüştü.

Yine dalgalan iri iri vuruyordu, sahillere…

Kimsenin bu davete gelemiyeceğini bile bile.

İSLAM ÇUPİ
(17 Ekim 1993, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.