Küçük Uç

Gazete tefrikacılığının hafızamdan hiç havalanmıyan eski adlarından biri Haluk Cemal Beydeşman’dı…

Meslek hayatımın tazeliklerinde, haftada bir gazete piyasasını şereflendiren ve tarzına “cinayet magazini” diyebileceğimiz Harman’ın ne kadar gözyaşı tuzu bulunan sütunlarını Haluk Cemal Beydeşman doldurur, onunla da yetinmeyen üstad, öğleden sonra hergün çıkan Gece Postası’nın ne kadar edebi  tefrikası varsa, oralara da kalem batırıp kalem çıkarırdı.

Üstüne başına hiç itina etmeyişi, ki elbise gözlemcilerinin hırpani dedikleri sınıfa girişi, kazandığı paranın azlığından mı kaynaklanıyordu, yoksa üstündekiler, lime lime olmuş bir hayatın Bab-ı Ali’deki son modasını mı, anlatıyordu?

Orasını ben her zaman merak ettim ben, ama bir türlü öğrenemedim.

Çünkü insan gevezeliğini her zaman kapayan bir ağız fermuarına sahipti, Haluk Cemal Beydeşman…

Ne oturduğu evin semtinden söz ederdi, ne hanımdan çocuklardan, ne de sabah önüne konan kahvaltıdan ya da köpüğü bol sade bir kahveden…

Ya bunlar hiç olmamıştı hayatında, ya da bir süre olmuş, ama iskambil kağıtlarından kalıcı kuleler yapabileceğine inanan kumarbazlar gibi, bu aile şirketini yıkıvermişti, sonunda…

***

Cağaloğlu meydanından girilip Nuruosmanaiye camiinin yarısına gelindiğinde, şimdi halıcılara ve turizm şirketlerine parça parça kiralanmış behin Benice hanı, Gece Postası’nın çıktığı, kaidesini sokağa tahta tahta oturttuğu, aşı boyası kaldırım üstlerine yonga yonga düşmüş, merdiven gıcırtısı içerden sokağa dökülen bir ahşap konak eskisi idi, 1957 yılında.

Merdivenlerden seyirtip ilk kata çıktığınızda, ta diplerde güneşle hiç barışmamış hissini veren ve muhtemelen eskiden kiler olarak kullanıldığı belli olan penceresiz bir odada çalışırdı, Haluk Cemal Beydeşman…

Bir karanlık yazı adamı portresi çizerdi, o odada Haluk Cemal Beydeşman…

Eski bir okul sırasından genişletildiği belli olan bir masa, onun arkasında siperliği duvarla öpüşmüş bir iskemle, tavanda baykuş gözü gibi açılmış 40 mumluk bir ampul, o zamanki ünlü bir Bab-ı Ali yazarının çalışma odasının ilk gerçekçi fotoğrafı idi.

Ne telefon, ne de daktilo vardı masanın üstünde… Bir parça peksimet sertliğine bürünmüş simit, içinde puro iriliğindeki sigaralar barındıran iki kulüp pakedi, işaret parmağı büyüklüğünü hiç geçmiyen jiletle sivriltilmiş birkaç kalem ve tek silgi, cedvelle kesildiği için kenarlarından talaş dökmüş yığınla üçüncü hamur kağıt demeti, yarıya kadar içilip bırakılmış soğuk bir ıhlamur bardağı, çok ilkel bir esin kaynağı idi, Haluk Cemel Beydeşman’ın…

Alabildiğine zor ve elverişsiz yazı şartlarından, inanılmaz güzellik ve zenginlikte bir kalem parkuru bulur elle ve eski Türkçe ile yazardı, Haluk Cemal Beydeşman tefrikalarını…

Masanın arkasındaki tahta ve eski iskemleye oturduğunda, sol yanındaki körüklü masa lambasının ışığını boş kağıt tomarının üstünde odaklaşacak şekilde ayarlar, sonra ilk yaktığı sigarayı hiç kibrit israf etmeden yenilerini ekler, hiç ara vermeden iki üç saat çalışırdı, fasılasız…

***

Haluk Cemal Beydeşman sigarada, bir dudak tiryakisi idi.

Çalışmaya başladığı zaman, Kulüp’ten çıkıp önce açık gri sonra gece lambası altında uçuk mavi olan kalın dumanlar sağ gözünün açık pistine konar, aydınlık masa loş oda tezadı, Haluk Cemal Beydeşman’a sanki ekspresyonist bir sinemanın, yalnızlık ihtiyarlığı rolünü oynatırdı.

Dudağından hiç düşürmediği sigarası neticede ona, kapanmış görüşü kalmamış, anlının altında bir apseli çıban gibi sarı sarı büyümüş, bir şişlik bırakmıştı.

Ben nikotinden olma bir katarakt illetini ilk defa görmüştüm, Haluk Cemal Beydeşman’ın sağ gözünde…

Beş tefrikalık Gece Postası romanını kaç saatte bitireceğine dair, şaşmaz bir kronometre vardı, bende..

Ben kapısını tıkırdatıp içeri girdiğimde, başını hafifçe bana kaldırır, tefrikasının son satırını yarın nasıl devam edeceğini unutmasın diye jiletle kesip mendil cebine koyar, gece lambasını söndürür, “hoşgeldin topçu evladım” derdi.

En çok benim getirdiğim uçları açılmış işaret parmağı büyüklüğündeki kalemlerle sarı saman kağıtlı okul defterlerine sevinir, sonra üstada bir şişe şarap ısmarlamak için, Sirkeci’deki bahçeli lokantanın yolunu tutardık, birlikte…

Neden sonra öğrenmiştim sırrını, üstadın devamlı masamda yarıya kadar dolu soğuk ıhlamur bardağının…

Haluk Cemal Beydeşman yazı yazarken sürekli beyaz Mamara şarabı içer, mönüyü de, cebinde devamlı taşıdığı haşlanmış yumurta, bir adet çirozu ve birkaç dilim Torik Lakerdasından sağlardı.

Beyaz Marmara şarabı ile ıhlamurun rengi çok benzerdi, biribirine…

Bu benzerliği Haluk Cemal Beydeşman, patron Ethem İzzet Benice’ye karşı, bir nezaket silahı olarak kullanırdı.

Patron arada sırada odasına girdiğinde yarıya kadar boşalmış bardağına bakıp, “bu kaçıncı ıhlamur” diye sorduğunda, Haluk Cemal Beydeşman, “üç mirimiz üüççç” diye cevaplandırır, sonra Ethem Izzet Benice’nin final nasihatı ile karşılaşırdı.

Fazla üstad, fazla…

İkisi de bilirdi o çay bardağının yarıya kadar dolu olan mayiinin ıhlamur olmayıp, beyaz şarap olduğunu..

Ama hiç suçüstü yapmadılar, meslek hayatları boyunca biribirlerini…

***

Ben içkiyi tankerlerle seven, ben sigarayı bir akciğer memesi yapıp ta, bu denli Türkçeyi güzel yazan teşbih ve istiareleri yerinde kullanıp o kupkuru ve sarhoş hayattan uçsuz bucaksız bir hayal zenginliği çıkaran bir piyasa romancısına çok az rastladım. Bab-ı Ali’de ben…

Bende üç imzalı romanı durur, hala..

Ne güzel anlatmıştır küçük insanları, ucuz sarhoşluğu, gecekonduya sıkıştırılmış hayatlarla, meslek icra ederken donu ve kaşkorsesini karıştıran cahil oruspuları, Haluk Cemal Beydeşman…

Katili bulunamıyan Şehreminili tatar Sulhiye’nin, polis soruşturma zabıtlarından çıkardığı belgelerden ördüğü hikaye, Türkiye’de hala doğru dürüst yazılamamış ‘cinayet romanı’ türünün doruğu sayılır, bana göre…

Haluk Cemal de bir hotel odasında, yalnızlığına çektire çektire öldü.

Geride, günümüzün Bab-ı Ali’deki karun kalemleri gibi ne yalı bıraktı, ne yat özel uçak ve repoda faizi baş döndürücü bir servet..

Tek zenginliği içine girdiği tabuttu sadece…

İSLAM ÇUPİ
(31 Ekim 1993, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.