Gazhane

Siz İstanbul’un bugün bir tarafı ile İzmit denen bir küçümenin üstüne tüm mezbeleli ağırlığı ile çöktüğüne, öteki tarafı ile Tekirdağ’ın tepesine bir tarih Dinazor’u gibi yıkıldığına bakıp, bu kentin büyüklüğü ile gurur duymayın sakın…

1940’ların İstanbul’unun sınır çizgileri, bugünkü olduğu gibi ne bu kadar yayılmacı idi, ne de
nereye bir laz tuğla koysa, orası bizim şehrimizdir” diyen bir koşturmacının kulvarı idi.

1940’larda gerçek İstanbullu, iki gazhanenin çizdiği sınırlar içinde ikamet eden insandı, anlayacağınız…

Şimdi Yedikule’nin çıkışında sahil yoluna yaslanıp duran birinci gazhane, işlev vanası kapatmış metruk hali ve siyah demir rengi ile, kepaze edilmiş İstanbul’a, kimbilir havagazı musluğunun içine iğne deliği haline gelmiş mutfak başı lumbozundan hangi mavi ezgileri gönderiyor, acaba.

Üçlü gaz ocağı bir kibrit tutuşta ne güzel ne sessiz ne de aristokrat yanardı, 1940’ların İstanbul’unda.

Sabahları güneş mutfakların kuytu ve serin yerlerini hem aydınlatmaya hem ısıtmaya başladığı saatlerde, bütün evlerin anneleri çaydanlıklarını bu mavinin en güzel tonu ile yanan havagazı ocaklarının üstüne koyarlar, gittikçe nefasetini arttıran dem kokusu mutfaktan çıkıp bütün odaları dolaşır, okula gidecek çocuğa işe koşacak babaya doğal çalar saat vazifesi görürdü.

Yedikule’deki gazhane, Sultanahmet Sirkeci gibi, Fatih ve Edirnekapı gibi, Topkapı ve Şehremini gibi kendinden uzaklardaki semtlere bir demli çay selamı göndermekle kalmaz, Samatya Aksaray Cerrahpaşa Taşkasap Laleli gibi kendi tuğladaşlarına, borularından çıkardığı yemek sıcaklıkları ile, ahçılık sanatlarının en latif termometrelerini sunardı.

***

Bir başka İstanbul sınırı ise, şimdilerde İnönü Stadı’nın arkasında Nurettin’in hangi park modeline soktuğu belli olmayan Maçka altı yeşilliğine bitişik, bir siyah ölü demir yığını, gibi duran Dolmabahçe gazhanesidir.

Bu gazhane de Beşiktaş Ortaköy gibi Boğaz’la yıkanan deniz varoşlarına mavi kahvaltı ve yemek ateşini gönderir, Maçka Nişantaşı Kurtuluş Şişli yerleşim merkezlerinin mutfaklarını dolaşarak, Beyoğlu Tepebaşı Kasımpaşa Galata ve Karaköy’e dogru, bir sıcaklık kalorisi olarak, damarlardaki kan muntazamlığında dolaşır dururdu. Şişli’den ötesi yoktu, İstanbul’un… Yedikule’den ötede, Zeytinburnu’nun, Ataköy’ün Yeşilyurt’un ve Menekşe’nin olmadığı gibi…

Kıyı sınırı da Boğaz’ın Ortaköy’ünde biterdi, galiba… Bebek Rumeli Hisarı Kireçburnu, Yeniköy Büyükdere Tarabya ve Sarıyer’de oturan birkaç hanelik sakinler kalabalığı İstanbul suriçi sakinlerinden kopuk yaşar, toplumculuk gereksinimlerini kapalı bir ev ekonomisinin, kişisel becerilerden oluşan bir ilkel alet teknolojisi ile karşılarlardı.

Bırakınız daha imar ve yerleşimlerini tamamlanmamış minyatür semtçiklerinden kalkıp dükalığın sur içine günü birlik gelenleri, Bakırköy gibi çok eski bir yerleşim merkezinden buharlı trenle yola koyulanlar bile istasyonda eş dost akraba ve talukatla, “ben Istanbul’a gidiyorum” diye, ayrılmaları çok uzun süren yapışmalarla, biribirlerine veda ederlerdi.

Hiç unutmam… Rahmetli babama 1939 yılında şimdi Topkapı surlarının dışında eski Tercüman gazetesinin bulunduğu binanın Tepebağ mevkiide, içinde 3 dönüm meyve bahçeli iki katlı bir Rum beton konağı 3 bin liraya satılmak istemişti. Manzarası doğası temiz havası ve bahçesindeki binbir çeşit doğal besinleri ile şimdi yığınla milyara alınmayacak bir toprak servetini, rahmetli babam, hiç tereddüt etmeden geri çevirmişti.

Ben çoluk çocuğumu kışın kurttan, yazın it ve uğursuzdan korumak için, önce bir köpek harası, sonra bir korucu teşkilatı mı kuracağım??”

***

Günümüzde likid gazlardan bir patlama arsızı haline gelen İstanbul, günümüzde damı uçan bir apartman dairesi ya da roket isabet etmişcesine içi dışına vurmuş bir mutfak faciasını resimleyen İstanbul basını, o tarihte havagazı ocağından çıkıvermiş en küçük bir tehlikeli dumanın bile sayfalarında tüttürmek şansını elde edememişlerdi.

Sağlamdı o zamanlar İstanbul’da, yemek için çay için, ocaktan çıkan mavi alev… Haplı tozlu uyuşturucular o zaman un çuvalları gibi eczaneler gibi pıtraklaşmamıştı,İstanbul’da

İstanbul insanını hayattan daraltacak kadar bir adım beton bir adım tuğla değildi.

Yeşilçam aşkları kitapçı vitrinleri sevdayı, iki cinsten birinin hayatını mutlaka bitireceği bir Rus ruleti oyununa getirmemişti, henüz…

Ben çocukluk ve ilk gençliğimde oturduğum semtlerde, havagazını yakmadan açan ve hayatını gaz musluğuna yapıştırıp, yavaş yavaş morartan bir tek anti hayat denemecisi hatırlamıyorum. Bir tek Elekçi mahallesinde yaşayan ve 15 günde bir yeni aşk yapıp, eskisini öldüren Kova Seher’den başka.

Yeni aşkını yapmadan eskisini öldürme bunalımına girdiğinde kova Seher, her keresinde mutfağa adımını atmadan, can yoldaşı komşusu Fitnat’a tembih ederdi.

Aman haaa.. Ben mutfağa giriyorum. Saat tut… 10 dakika sonra kapıyı kır, içeri gir ve beni hemen açık havaya çıkar…

Yeni aşkını yapmadan eski aşkını öldürmeye yeltenen Seher, her keresinde kendisinin yaptığı bu suni gaz odasına girer, ölümle hayatı çok kısa bir sürede birlikte teneffüs eder, sonra da çığlıklar altında, kendisi-i Fitnat’ın kollarına teslim ederek mutfaktan sokağa fırlardı.

Mahalleli her defasında ah’lar vah’lar içinde, hep ayni şeyleri söylerdi, Seher’in arkasından…

“Kızcağız, yine intahara teşebbüs etmiş. Kimbilir derdi, ne ki…”

Oysa Seher’in, hayata olan bağlılığında gram bir azalma olmaz, bilakis artma havagazı faturalarının sıfırlarını çoğaltırdı.

***

Şimdi ne zaman, Yedikule’nin paslı bir siyah demir yığını olan Gazhane’sinin etrafında 50 yıl önceki çocukluğumu arasam, şimdi ne zaman Dolmabahçe’deki benzerine elli biten yılımı bir gravür gibi yapıştırsam, hep havagazlı İstanbul’un mavi ateşli silueti, tarif edilmez bir raksın figürleri misali göz bebeklerimin pistinde oynaşıp durur.

Alıp gitmiştir, aşıp kaçmıştır kendini İstanbul… Bir tarafı İzmit’i öpmüştür, öbür tarafı Tekirdağ ile zina halindedir.

Ben hala, sur içinde oturuyorum, amma…

 

İSLAM ÇUPİ
(07 Kasım 1993, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.