Sofra

Yeni bir yazarlık türünün tencere kokularının buharı düşmeye başladı, Bab-ı Ali üstüne…

Benim klasik yokuşum İstanbul’un hangi varoşuna taşınsa, benim gazetelerim hangi tenhalık ve insansızlıkta dönse, benim punto kadraj ve manşetlerin hangi gökdelenin bulunamaz odalarında hazırlansa, ben ne zamana kadar bu mürekkep ve kağıt hapishanesinde kalacaksam, nereye nakli mekan yaparsak yapalım, bu yeni dünyaya eskinin levhasını asıp duracağım; Bab-ı Ali…

Eskiden sağ eline kalemi, sol eline yazacağı konunun koltuk değneğini, kafasının içine makalenin en doyurucu realite ve hayalini alan Bab-ı Ali yazarları yerine, şimdilerde aynı uzuvları birine tuzluk ötekine karabiberlik kondurup, kafasına da bir ahçı beyazı ve dikliğinde külah yerleştirip, ortada “a la card” cakası içinde geziniyorlar.

Sofra yazarı” diyorlar, bu tip kalem aristokratlarına…

Bab-ı Ali’de yeni bir kalem sınıfsallığı yaratan bu tip yazarlar, gazetecilikteki vakitsizliğe meydan okuyarak öğlen ve akşam, en güzel elbiselerini vücutlarına oturtarak, İstanbul’da sonradan olma ne kadar lokanta varsa, onları turlayarak tencerelerine bir bir dalıp çıkarlar.

***

Akşam yemeklerini daha bir ballandıra ballandıra anlatır, bu sofra yazarları…

Güneş yerin üstünden yerin dibine girdiğinde, bu yazarlar telefona sarılırlar.

Aradıkları, gece gidecekleri lokantanın şef garsonudur. Kendilerini tanıtırlar, amaçlarını söyleyip, kapatırlar telefonu…

Bu, şu demektir.

Akşam restoranınızı şereflendireceğim. Bana önden bir masa, bana ayrıcalıklı bir yemek mönüsü ve lokantanın mutfağı hakkında ayrıntılı bilgi ve fiyat istiyorum.

Dünya bir dirhem iki çekirdektir, o yazar için.

Üst baş, orta ve iç kıyafet, ya Avrupa’nın pahalı kuponundandır, ya da Vakko veya Beymen vitrininden çıkarılma…

Hazırlık cimnastiği bellidir, yazarın…

Güncel elbiseler fora edilir, yatak odasında… Arkasından sıra, sinek kaydı traşa gelir. Akabinde ılık bir banyo… Sonra Türk Nişantaşı’nda bir Avrupa gardrobu açılır. Kıyafet itina ile biribirine uyum sağlıyacak şekilde seçilir ve giyilir.

Bir diş fırçası gezer ak beyaz takma dişlerinin üstünde… Avrupa’nın en güncel ve pahalı losyonu yüzünü ve yangını batı batı kokutur.

***

Yazar için herşey hazırdır, herşey alestradır. Koluna ya eşini, ya da kendisine bir gece eşlik edecek olan cinsin latifini takar ve sokakta bekleyen çalışır durumdaki otomobiline atar, çift hayatlı gecesini…

Lokanta önünde krallar gibi karşılanır. Ön masaya padişahlar gibi götürülüp oturtulur. Etrafında garsonlar, bir dönme dolap gibi, fırdöndü olurlar.

Donatılır masa… Şarapların biri dökülür bardağa, tadı beğenilmezse bardak ve şişe alınıp, yenisi konur örtünün üstüne…

Soğuklardan sonra, çorba ve bir sıcak resitali başlar liste trafiğinde… Geğirtiler, dişe saplanan kürdanların akabinde meyvaların salatası ve seki, tatlılar, sonra sade kahveler…

Lokantanın içinde bu tip bir yazartanır bir kalabalık varsa, hayranlık dolu el kalkmalara sahibinin gurur hatta kibir doldurulmuş mukabelesi anında bir haberleşme uydusu olur, salonda…

Bir saatte o yazarla aynı gazetede çalışan bir magazin foto muhabiri girer lokantaya… Masaya seyirtip hazır ola geçer. Ayaktaki garsonlarla yemek yazarı ve arkadaşının biraz toparlanmasını ve gülmelerini rica edip, bir iki deklanşöre basıp, gerisin geriye lokantayı geri viteste katedip çeker gider.

Yemek yazan ile magazin foto muhabirinin gazetedeki klanları uymaz kesinkes birbirleri ile…

Yemek yazarı magazin foto muhabirine hiçbir zaman, “Karnın açtır, çek bir iskemle otur” demez “çek bir kare, çek git gazeteye yetiştir” der, çünkü…

Ertesi gün gazetenin ekinde bir lokantanın hikayesi yazılar, bütün ayrıntı ve görkemi ile. Garsonların dakikliği, şefin güler yüzlülüğü, yemeklerin kalite ve nefaseti, lokanta dekoru ve servis titizliği, şarapların tad zenginliği ve fiyatların ehvenliği(!)…

Fakat damak tadı hariç, hem aşağı hem yukarı katlar için sansürlüdür bu tip yazılar…

Ne tuvaletin insan mimarisi içindeki ferah ve konfor payı yazılır, ne temizliği konusunda hangi deterjan tercih edildiği belirtilir, ne de dökülen kolonya ile, onu döken kolonyacı hanımın.el kokusu kalıcılığı ve flört rayihasının kalitesinden söz edilir.

Mutfaklar, kapalı kapılar ardındaki bilinmezdir. Hamamböcekleri ile fareler gezi özgürlükleri bakımından en imtiyazlı yaratıklardır, İstanbul’da… Oraları mesken tutarlar mı tutmazlar mı, meçhul…

Meçhul çokluğu günümüzde, kredi oldu, saygınlık ve itibar oldu, galiba.

***

30 – 40 yıl önce Bab-ı Ali’deki kalem galerisinde ne sofra yazarlığı vardı, ne Plazaların görkemli yemekhaneleri, ne menüyü kendi midelerine indirip bedellerin kartlarca ödendiği bir patromatik sistem…

O dönemlerde Bab-ı Ali’de ne yemek saat ayarı vardı, ne uzun mide ve geviş süreleri, ne de içine girildiğinde zor çıkılan bir defi hacet meskeni haline sokulan tuvaletler…

40 yıl önce az yemekten hiç yememekten ötürü, yaratıcılığın açlıktan kocamanlaştığı ve enginleştiğini araştırıp, kalemine asma yaprağı gibi saran kalem oldu mu, Bab-ı Ali’de?..

Beyaz peynir parçası, çeyrek ekmek ve üç-beş tane üzümle, gazetelerin dar odalarında ayakta yenen adı konmamış yemekçiklerden sonra, insan derinliğinden, gazete başlıklarına makale röportaj ve haberlere yansıyan gözlem zenginliği ve güzelliğini, Oda Kulelerde bulabiliyor musunuz?

Simidin, çayın, yarısı yenmiş yarısı yenmemiş bir sandvicin diş talimlerinin hemen bırakılıp, insanların bütün hayatını gazeteciliğe çevirmesi, şimdi holdinglerde çöreklenmiş kravat diplomalı ekonomistlerin, hiç anlatamıyacakları bir mürekkepli dünya olacaktır, ilerki yıllarda…

Bab-ı Ali’de 30-40 yıl önce, tek imtiyaz adına “Beyoğlu muhabiri” dediğimiz zümre idi.

Biz onlara “fiyakalı yazar – süslü yazar” derdik.

İstanbul şimdilerde olduğu gibi, erkek dikliğini sembolize eden, bir yukarı kalkmışlığın kenti değildi.

Birtek sekizinci tepe olan yükselti, Hilton Oteli idi, İstanbul’da…

Beyoğlu muhabirleri hep haber ve magazin istasyonlarını oraya kurarlardı.

Toydu Hilton, isimsizdi, reklama ihtiyacı vardı otelin… Bu yüzden genel müdür oraya hergün post saran Beyoğlu muhabirlerine, iki duble viski içmeyi bedava bir kontenjan olarak ilan etmişti.

Ümit abi (Ümit Deniz) hem mide, hem de vücut olarak fil gibi idi. Saat 18.00’den sonra şişe şişe ucuz yerli konyakı ben taşırdım, Hilton’a…

Sofra yazarlarının böyle bir komiliğe ihtiyacı yok, günümüzde… Ceplerinde yelpaze gibi, çok değişik renkli, çok kanatlı banka kartları. Ama gazetecilik, oralara yazılmıyor ki…

İSLAM ÇUPİ
(14 Kasım 1993, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.