Kadeh

Sarhoşluklarla gazetecilik, kadehlerle yazı adamlığı, biribirleri ile tanıştıkları biribirlerini tamamladıklarından beri, bir bilimsiz koalisyondur, Bab- ı Ali için…

Bugün Bab – ı Ali’nin sentez’leşmesi ve medya’laşması sebebi ile kat ve asansör yüksekliklerine, bu baş döndürücü irtifanın kaptan pilotlarınca konulan nikotin ve anason yasağının yaygınlaştırılmasına rağmen, bu yokuşun kalıcı adamlarının ölümsüz fanilerinin önünde, dolu beyazlığı saat saat değişen bir kadeh, yarım saatte bir izmarit hamulesi dökülen bir sigara tablası olmuştur, hep…

Meslekteki mimari ve teknoloji, yeniliklerini insanların önüne hangi kat hızları ile koyarsa koysun, bu değişim insana ait hangi erozyonun ve kişilik kaybının doldurulmaz çukurlarını açarsa açsın, eğer eski gazetecilik yeni dönemde de devam edecekse, insanların dudaklarında yine yanan bir sigara olacak, kişinin kafasının aniden bir kütüphane kocamanlığında genişleten, boyu bazen uzayan bazı kısalan o beyazlı kadeh, bulunacaktır mutlaka.

***

Yıl 1960 idi, galiba…

Ben AKŞAM’ geçmiş, hem bohem kişiliğimi Beyoğlu’nun çeşitli neonlarında renklendirmeye başlamış, hem yazdığım yazılar gazete sayfalarının ölü hurufatlarından çıkıp, gerek okurun gerek Bab – ı Ali kodamanlarının gözlerinde, yeni alınmış bir çocuk topu gibi zıplamaya koyulmuşlardı.

Hiç unutmam… Güneşi henüz inmemiş, akşamı henüz çıkmamış bir günde masamın üstündeki telefon çaldı.

Arayan kendi gazetecilik sınıfımın bir ferdi değildi. Arayan VATAN gazetesinin yazı işleri müdürü Mesut Özdemir’di ve beni akşam Pangaltı’daki Kulüp meyhanesinde, bir tanış rakısı içmeye davet ediyordu.

Sıkıla sıkıla gittim, davete…

Çünkü Mesut Özdemir o zamanlar Bab-ı Ali’nin tanrılarından biri idi, ben ise havari bile değildim. Kapıda karşıladı meyhanenin sahibi Burhan bizi… Önünü ilikledi, Mesut’a bir klasik saygıyı anlatmak için yüksek ısılı bir buhara yakalanmış bir mum gibi iki büklüm oldu, sonra öpüştüler ve ikimizi dükkanın akvaryumunun en geniş en iyi masasına oturttu, Burhan…

Mesut Özdemir, mesai saatlerinde VATAN’ın yazı işleri masasında ne kadar otoriter, ne kadar ceberrut maskeli zorunlu bir gazetecilik piyesinin başrol oyuncusu ise, akşamları rakı masalarında da, o denli yumuşak esprili ve dünya saatlerine parmak atan bir rindmeşrepti.

İkinci üçüncü kadehten sonra, onun yazıişleri müdürü olarak kravatı bir yana gitti, kolalı gömleği bir yana… Ben ona yaklaşmak için hangi kelime trenine binip, hangi konunun kapağını açacağını düşünürken, Mesut olanca sıcaklığı ve insanlığı ile birden vücuduma düşüverdi.

Kulüp meyhanesi kapanıncaya kadar birlikte içtik. Bana öyle geldi ki, rakı mantarının kapanması, anason ağız banyosunun bitimi idi. Ayağa kalktım, bu gecenin hazırlayıcısının elini sıkıp yanaklarını öpmeye yeltendiğim esnada, Mesut Özdemir bana kükremez mi, aniden…

Nereye gidiyorsun lan İslam !” Şimdiye kadar içtiğimiz masa rakıları idi. Bundan sonra ayakta rakı faslı başlayacak. Bana refakat etmiyecek misin?

Burhan’ın meyhanesinden çıkıp, Mesut’un komutuna uyup, bir taksi ile İstiklal caddesinin gece yirmi dörtten sonra, uyku sevmezlere yakılan ampullerini ziyaret etmeye…

Kulüp Reşat’a gittik ordan Yeşil Horoz’a ve Fuayye’ye. Artık dolu bardağı değil, boş kadehi bile alacak para kalmamıştı ceplerimizde. Yokuş aşağı vurduk Karaköy’e. Saat sıfır sıfır dört veya beşti ve tarihi Galata köprüsü denizin üstündeki yol değil, denizin iki tarafa attığı bölünmüş iki kara parçası idi.

Karaköy’den Yenicami önüne sandalla geçtik. Vilayete doğru tırmanırken, o VATAN‘a ben, AKŞAM‘a ayrılma kilometre taşına gelince Mesut’un sözleri, hala gece masalarımda gezdirdiğim bir meze olarak kaldı.

Ulan İslam… Rakı içişin de, arkadaşlığın gece serseriliğin, refakatçiliğin de, yazarlığın gibi dört dörtlükmüş.

Bab-ı Ali’de de, İstanbul’un sosyal yaşamında da, Türkiye’nin taşrası ile Avrupa’da da çok ünlü içicilere tanıklık ettim, refakatçilik dudaklarımı uzattım, onlara…

Ama bir tanesi var ki, beni rakıda ilk ve son kere aldatan hayatımdaki tek yalancı rekortmendi.

1960’lı yılların, ya bir ya da ikinin öteleri idi.

Şimdiki Atlas sinemasının bitişiğindeki o zaman aristokrat Polo kulübünün bulunduğu pasajın girişinde, Rumların işlettiği Anadolu lokantası diye isimlendirilen bir meyhane vardı.

Mermer masalar tabak içlerindeki yüzen eski İstanbul mezeleri, etrafta dolaşan Rum garsonların insanlıklarını kolalamış zerafeti ve İstiklal caddesinin içini bir panoramik sinema perdesi gibi alan cephesi ile Anadolu lokantası, yaşamımın bir 10 yılını akşamlarımla araya serdiğim bir post oldu.

Anadolu lokantasında tanıdım, o adamı…

Her akşam saat 19.00’a doğru lokantanın kapısından içeri girer, dipteki az iskemleli bir mermer masaya seğirtir, bir büyük yeni rakı söyleyip meze denizinde başlardı, içmeye…

50 yaşını sürüyordu adam. İstiklal caddesinin hatırı sayılır tuhafiye ve kumaş mağazalarından Osep’in sahip ortaklarından biri ve adı Stavro idi.

Çok şaşıra şaşıra bakardım masasına bu içicinin… Susuz ağzına aldığı rakının istiap haddi, klasik akşamcıların ölçüsünden çok daha kallavi olur, arkasından aldığı su miktarı insanı şüpheye düşürecek bir azlıkta içkiye eşlik eder, arkasından büyük bir çabukluk ve iştahla dalardı, meze tabaklarına adam…

Hem çabuk yer, hem çabuk içerdi, Stavro… Meyhanenin akşamcıları ve ben bir kadehi saatlerin 30-40 dakikasına bölen bir alkol tangosuna sokarken, adam 1,5-2 saatte bir büyüğü içer, önündeki sağuk ve sıcak meze tabaklarını siler süpürür, sonra hesabı ödeyerek hepimizi selamlar ve hiçbir fiziksel ve adımsal tahribata uğramadan, çıkar giderdi meyhaneden…

Dayanamadım bir yıl sonra, adamın tuvalete gittiği bir anda bu hiç sallanmıyan ayyaşlığı kontrol etmeye karar verdim.

Masasına seyirttim. İki bardağı alıp birisini ötekine boşalttım, hiç biri beyazlanmıyor, çünkü ikisi de su idi adamın…

Meğerse Stavro, ünlü bir içkici görünsün diye bir büyük yeni rakının içine boca edilen terkos suyuna, meyhane fiyatının dört misli ücret ödenmiş.

Bir müddet sonra hiç görünmedi, meyhanede Stavro… Garsonlara sordum, “öldü” dediler. Hem ecelden değil, sirozdan…

Rakının hiç içmeyenlere intikamı nasıl olur bilmiyorum ama içer görünen içmeyenlere böyle bir siroz postalıyor, zahir…

 

İSLAM ÇUPİ
(21 Kasım 1993, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.