Hal

Lise mezuniyetinden sonra gazeteciliğimden önce, çok kısa süren bir Hal katipliği, hayatımı yeşile boyadı.

O zaman Fatih Kıztaşı’nın Horhor’a doğru yokuş aşağı devrilen hinterlandında, kısacık ve apartmanları hiç yükselmemiş Değnekçi sokağında oturuyordum.

Hiçbir ciddiyet ve iş hayali girmemişti kafama…

Sabah kafamın üstüne doğan güneş bana, gelecekle ilgili hiçbir ağırlık yüklemiyor, akşam dünya karardığında bu siyahlıktan, hayatıma mecburi istikamet verdirecek hiçbir renk çıkaramıyordum.

Baştan kıça avare idim, anlıyacağınız…

Sabah evden çıkar, Saraçhanebaşı Şehzadebaşı, Küçükpazar, Haydar semtlerinden kurulu bir gezi parkuru yapar, ayakta durmaktan yorulduğum an, ya Turan sinemasının üst katında bir Maria Mentez ,egzotiğinin hamağına yatar, ya da Asker’in kahvesinde brici şiir gibi oynayan Vecihi beyin marközü ile mekanik örneği işleyen ellerine bakardım.

Hal katipliği işini, bana geleceklerdeki garanti diye kafama sokan, küçük pazardaki arkadaşlarımdan Vedat’tı.

Bir gün aniden gürledi, bana…

İslam yarın sabah saat dörtte kalkıp bana geleceksin. Birlikte hale ve Fahri abiye gideceğiz. Ondan sonra işin hazır, herhalde…

O güne kadar hayatımda, kendini sabah saat dörde göre kuran, bir zaman aletim olmamıştı.

Ama katlandım, o horozların sabahına…

Uyandım, yüzümü yıkadım, giyindim ve Vedat’la söz kestiğini Küçükpazar’daki o sabahçı kahvesine gitmek üzere, düştüm sokaklara…

İstanbul’a son elini sallamak üzere kolunu kaldırmış bir sonbahar vardı, gökte…Yağmur hızlı mı idi, yoksa yavaş mı? Ya da soğuk cekedin dışına çarpan ya da onun içine işleyen bir  delerlikte mi idi, bilmiyorum.

Küçükpazar’da buluştuk, Vedat’la…

Hal şimdilerde olduğu gibi İstanbul’un varoşlarına fırlatılmış bir lanet yeşilliği değil, Küçükpazar’la Haliç’in biribirleri ile öpüştüğü, Unkapanı köprüsüne yakın, heybetli gövdesi ve rıhtımı ile bir vapur iskelesine benziyordu.

Oraya vardığımızda iki bloktan ibaret binaların “sebze hali” yazan kesiminin kapısından içeriye ve orada bekliyen görevlilere, “Fahri beye gidiyoruz” deyip, bir yılımı geçireceğim yeni patronumu tanımaya doğru, adımlarımın rotasını değiştirdim.

Hoş adamdı Fahri bey…

Bir nüfus kağıdı tahminine göre 45 yaşını sürdürür görünüyor, sevecen yüzündeki insana yaklaşım çizgileri, bir “görmüş geçirmişliğin” çelebi yumuşaklığını taşıyor, ast üst ilişkilerinde de, kimin yukarıda kimin aşağıda olduğunu kesinlikle belli ettirmeyen bir mütevazi kişilik taşıyordu.

Vedat’la çok kısa konuştular, sonra kestirip attı, Fahri bey…

Bırak bana İslam’ı…

Haldeki ilk günümdü ve ben bir köşede, bir taraftan İstanbul Hal’e nasıl uyanır, burada insanlarla meslek nasıl bir trafik çizer şeklinde düşünüyor, bir taraftan emri olur mu diye dikkatlice Fahri Bey’e bakıyordum.

Çaylar içildi, poğaçalar yendi ve saat 6,5’ta Fahri bey bana bir takım ilk gün nasihatları vererek, önünde baskülü olan bir masaya oturttu. Müşteri faturası kesecektim.

***

Dükkan sınırları tel örgülerle belirlenmiş zemini beton ve devamlı ıslak, tavanı olmayan bu epey geniş düzlükte muhtelif köşelere yerleştirilmiş iki katip iki masa ve iki baskül daha vardı.

Ben, “iş bu kadar yoğun mu, üç katibe ne gerek var, acaba her birimize kaç fatura kesimi düşecek” şeklinde tanımadığım bir Hal’in emek hesabını yaparken, yedide çalan zil ve müşterilere açılan kapılar şok etti, beni… Üstümüze bir deniz dalgası gibi geldi insanlar…

Bir müstevli ordusu mu idi, yoksa miting kalabalığı, ya da bir doğal afetten kaçan insan birikintisi mi, belli değildi. Hal bütün reyonları ile insandan bir Babil kulesi olmuş, satanlarla satın alanlar, sessiz filmlerdeki hızlandırılmaz sekanslar gibi, ortaya hiç o güne kadar görmediğini bir ticari kovalamacanın bina tiyatrosunu oynuyorlardı, adeta…

İki boş sandığı bir yükseklik yapıp üstüne çıkmıştı, Fahri bey. Tribündeki amigoların sesini bozacak bir tonda bağırıyordu, kesmesiz…

Millet burayaa millet burayaaa…

O ana kadar, sadece karagöz perdesinin ölümsüz tipi olarak bellediğim Pişekar’ın Hal’de her sabah oynanan ticari dramada önemli bir rolü olduğunu anladım.

Pişekar, baş satıcı idi, bu sebze ve meyva dünyasının…

Fahri bey bağırdıkça, beton standa müşteriler doluyor, mallar seçilip kantarın üstüne konulup tartılıyor, faturası kesiliyor, sonra başka bir komut,, bu arı kovanı orkestrasının üstüne bir siren acımasızlığı içinde düşüyordu

Arkaa, kal – dı – rı – cııı !

Fahri beyin arka dediği sırtında bir yüklük taşıyan sırık hamalları, kaldırıcı dediği de, basküldeki sandıkları havalandırıp arkadaşının bel yukarısına yerleştiren emekçilerdi.

Satılan mallar, bu ilkel yolla, Hal’in içinden alınıp çıkarılırdı.

***

Sevmiştim yeni işimi, başlangıçta. Gerçi sabahları kafamın sağ yanından çalan saat, beni hiç alışmadığım bir vakitte ayağa kaldırıyordu ama, Fatih’i, Küçükpazar ve Unkapanı’na kaydırdığını dünya hiç te fena değildi.

Sayfaları hiç eksilmeyen değişik bir insan albümü, İstanbul’un çeşitli yörelerinden gelip orada patlayan şive ve espriler, öğleden sonra iş bittiği için avareliğe kalan saatler, başlangıçta cazip gelmişti, bana..

Ama ustalaştıkça, Hal’in içini dışına doğru tersyüz ettikçe, katiplerin kopya kalemlerinin ucundaki “ali cengiz” oyunlardaki danslar gördükçe, içine kış giren bir deniz gibi yavaş yavaş soğudum, Hal’den.

Bu günkü İSKİ boyutlarında olmasa bile, bir talan, fil hortumu gibi sağa sola uzanıp, nimetleri kendi cebine doğru itekliyordu.

Örneğin ayni müstahsilin aynı sandığa koyduğu mal benim baskülümde 35 kilo çekiyorsa, ötekisinde 30 kilo geliyordu.

Dolu sandıklar için müşteriden para karşılığında kesilip verilen markalar, ana kasaya döndüğünde, verilmemiş markalarla kattiyet bir mutabakata varmıyordu.

Büyük lokanta ve büyük manavların simsarları, sabah Hal açılmadan rüşvet vererek içeri girerler, stanta gelerek malın en iyisini seçerek alırlar, gariban müstahsile ise öğleden sonra kalan en çıkma malın fiyatı yazılırdı.

***

Bir yılımı doldurmama çok az kala, beni büyük patron M.Yılmaz Kömürcü esas yazıhanesine çağırdı.

Robert Kolej mezunu, müthiş giyinen ve müthiş içen bir Hal centilmeni idi M.Yılmaz Kömürcü.

Ben içeri girdiğimde önünde yine rakı vardı, beyaz peynir zeytin ve turfanda salatalık vardı. Kısa sürdü konuşmamız…

Ben sana bu müessesenin baş katipliğini teklif ediyorum.

Ben sizden izin istiyorum, efendim.

Benim azat talebime güldü Yılmaz ve Hal serüvenimi kapatıverdi. “Senin gördüklerini görmemek için gece gündüz sarhoş dolanıyorum, evlat buralarda…

 

İSLAM ÇUPİ
(05 Aralık 1993, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.