Etyemez

Şimdi Samatya Sosyal Sigortalar hastahanesinin önündeki karadan epey uzaklaştırılan denize, benim çocukluğumda Etyemez denirdi.

Artık bu kente sandık çoğunluğu ile gelen belediye anlayışı ile denizden yer kazanmak, benim d-ğerlendirmemle deniz doldurmak olan bu doğa katliamı, ta Sirkeci’den Kanarya’ya kadar, benim çocukluk Marmara’ma, tanınmaz bir dizayn çirkinliği getirmiştir.

Ne Çatladıkapı’nın kayalıklarının altındaki Mercan ve Signarit yuvaları kalmıştır, ne o denizin bir vals yumuşaklığı ile girip çıktığı, Narlıkapı, Yedikule, Zeytinburnu, Yeşilköy Röne ve Kapri koyları…

Istanbul kent yeşili “yap sat’çılara ve gecekondu mafyasına teslim edilirken hiçbir kanunsal ve insansal ses çıkarmayan devletlüler, son 15 yıldır canım Marmara’ya musallat olarak, artık istilası tamamlanmış bin yıllık bu dükalığa, denizi gelişi güzel doldurarak, mavi boyadan yapılmış bir yalancı cennet sunmaktadır güya.

Oysa denizi doldurmak, diplomalı bir kıyıcılık sanatıdır.

Siz bu kıyıcılık sanatını bir kenara koyup, denizi doldurma işini damperli kamyonların cahil ı cühela şöforlerine verir başına da karacı bir çavuş dikerseniz balık plaktonlarını mahveder, suyun akıntı sirkülasyolarını berhava eder, rüzgar ve deniz uyumunu tamir edilmez şekilde bozarsınız.

* * * 

Hiç aklımın fotoğraf atölyesinden çıkmaz.

Çocukluğumda Zeytinburnu Yenimahalle arasında denizin tam mavi olarak girip tam mavi olarak çıktığı 40 çeşit balığı barındıran koyda, Ermeni oltacı Armenle arkadaşları, fahri birer kıyı muhafaza memuru idi.

Deniz kıyısında yaptıkları paslı tenekeleri ziyade derme çatma kulübede gündüz gece nöbet tutarlar, Tanrının Istanbul’a armağanı olan bu koyu, gözlerinin içine benzeyen bir titizlikle korurlardı.

Çünkü Zeytinburnu ve Kazlıçeşme gecekondulaşmaya başlamıştı, o zamanlar…

Osmaniye yeşilliklerine kurulu olan Veliefendi civarındaki boş sahalar bostan sanayii yapanların elinden ucuz fiyatlara alınmış, sonradan İstanbul’u fabrikalaştıracak özel sektörün tapu kasalarına girecek bir yol sapağını dönecekti.

Zeytinburnu çimento tesisleri tam kapasite ile çalışıyor etrafa saçtığı beyaz dumanlar kuvvetli lodoslarda sahilleri hemen terkedip gitse de sonradan İstanbul’un gireceği ağır şehircilik kasvetini, 40 yıl öncesinden haber veriyordu.

Veliefendi’den sahile vuran eski şose Osmaniye yolu sırtında taşıdığı hafriyat kamyonlarını bu koya getiriyor, Zeytinburnu ve Kazlıçeşme gecekondularından biribirine eklenerek büyütülen çöp dağları boşaltılmak için bu mekana ulaştırılıyor, üstüne üstlük Zeytinburnu çimento tesislerinin çıkardığı atıkları yok etmek için, en yakın yer diye burası pilot bölge seçiliyordu. Barbaros’un kadırgalarındaki leventlerin tarih fotoğraflarındaki heyula delikanlı tipine nazire yapan Armen ve arkadaşları, İstanbul’un tarihine ilk doğa direnişçileri olarak, geçtiler mi geçmediler mi, bilemiyorum.

Ama Armen ve arkadaşları kah İstanbul dilinin en nezih fonetiğini kullanarak, kah anlamıyan olursa bileklerini bu inada karşı göstererek uzun süre bu koyun dokunulmazlığını korudular.

Korumakla kalmadılar. Bu edepli ve yürekli direniş karşısında ilk deniz doldurmasını deneyen İstanbul’un damperleri, çöp trafiğinde çirkin bir yöntem deniyen Zeytinburnu ve Kazlıçeşme’nin gecekondu sakinleri, atığı en masrafsız ve kısa yoldan yoketme amacını güden çimento tesisinin portörleri, mecburi istikamet yönlerini başka bir tarafa çevirmek zorunda kaldılar, bir süre sonra..

Şimdi bir tarafı kum iskeleleri ile tepesi yumru yumru bir çirkinlik, Sümerbank önündeki metruk iskelesi ile benim çocukluğumdan kalan eski bir fotoğraftan pozlar veren koy, her önünden geçtiğimde bana, yarım yüzyılı geride bırakmış bir İstanbul çağrışımını kulak kıvrımlarına oturtur.

Bu ilk İstanbul’un doğasını bozmamak için amatörce yemin etmiş yüce direnişçileri sevgi ile saygı ile anarım, her keresinde.

* * *

Etyemez, benim çocukluk yaşıma her benzeyen küçüğün gelip yüzmeyi öğrendiği tek tabii pisindi.

Sirkeci’den Zeytinburnu’na kadar uzanan Marmara kıyı hinterlandında, derinliği yavaş yavaş artan, dibinde kumu olan tek koyu idi, Etyemez.

Semt büyüklerinin denetiminde yapılan yüzme öğrenme seansları önce göğüs hizasındaki suda kıyıya paralel halde acemice ve telaşlı kulaçlarla başlardı…

Sonra denizden korkmamak nefes alıp verme ritimlerini yumuşak yapmak, ayakları ve elleri kasıntısız kullanmak seanslarına varırdı, yüzme dersleri.

Mahalle büyüklerinden mayo ehliyeti nasıl alınırdı, biliyor musunuz?

Etyemez’de üç etap vardı.

Küçük kaya, büyük kaya ve kırmızı kaya..

Bizim yaşımızdaki ufaklıkların küçük kayaya varması, acemiliğin bittiğine delalet ediyordu. Büyük kayayı hedeflemek ise, artık kalfalık sertifikasını mayonun içine sokmak demekti.

Kıyıdan bir hayli açıktaki kırmızı kayaya yüzmeyi göze almak, deniz korkusunu içinden atmak, akıntı kramp gibi sürprizlere boş vermek, yani ustalaşmak anlamına gelirdi.

Bu evrelerden geçen küçük, on oniki yaşına geldiğinde, artık yuvadan atılan yavru gibi büyüklerin denetiminden çıkar ve parkur, kırmızı kayadan fırlayıp Samatya koyunun en uç giriş noktası olan İstanbul surlarının üçüncü kalesine kadar uzanırdı.

Deniz özgürlüğü ile çocuk özgürlüğünün buluşup kucaklaştığı son nokta idi, orası..

Etyemez ismi, o  yaşlarda bizi dostluklar ve yaramazlıklarımızla buluşturan bir coğrafik isimdi, sadece.

O ismin ne anlama geldiğini, oraya niçin konduğu kimin koyduğunu hiç merak etmezdik, çocuk yaşlarda…

Büyüdüğümde hafızama bir plaka gibi çaktılar, daha da sevdim o zaman.

Marmara denizinin derinliği periyodik arar azar yükselen tek sahili ya. Çocuk ve denizin biribirini yavaş yavaş tanıması için her türlü doğa emniyeti var ya… Boğulma diye bir risk, çocuk dangalak değilse, çok az bir oranda oluşurmuş ya.

İnsan etini yemiyen koy olarak, Etyemez denmiş oraya.

Fahrettin diye grubumuzda küçükken menenjit geçirmiş bir arkadaşımız vardı. Dengesiz fiziksel hareketlerinden ötürü biz ona Haretlik der ve denize girmezdi.

Bir gün üçüncü kalenin üstünde oturuyoruz takımca. Fahrettin’e yüksekten atlama ve daima hünerlerini göstereceğiz ya. Tuttuk Fahrettin’in ayakkabısının tekini üçüncü kaleden denize attık.

Arkasından kim daldı ise, gerisin geriye boş dönüyor, hiç kimsenin eline gelmiyor, ayakkabı. Fahrettin ağlamaya başladı. Zırıltı atınca oğlana ayakkabının fiatını sorduk ‘üç lira” deyince, “al 150 kuruş” dedik, sustu.

Harp yılları idi o zaman. Yenibahçe’li Mestan, tamir ettiği eski ayakkabıları tek tek satıyordu o esnalarda…

İSLAM ÇUPİ
(01 Ocak 1994, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.