Veznedar

Meslek başlangıçlarında ne haftalık ve yıllık izin vardı, ne de işe günaydın ve tünaydın diyen bir saatler aralığı…

Bu meslek insanın henüz esnemeleriden kurtulamadığı sabahlarda başlar, gece yarılarına kadar süren bir uzunluğun pistinde, bitmez bir koşunun fuleleri olurdu.

Bir insanı bir işe, bir patrona ve istikbale bağlayan sözleşme bile yoktu, o zamanlar…

Çalışanlar, günlük istihbarat gereği yaptığı yol ve yemek masraflarını not tuttukları üçüncü hamur gazete kağıtlarına yazar, haftanın son mesai günü olan cumaları meblağı, küçük bir deliği olan ve içine ancak bir insanın sığabildiği gazete veznelerinden alırlardı.

Ama nasıl almak ?!

O zamanlar, masrafları parafe edip, tutarın itirazsız vezneden alınmasını sağlayacak herhangi bir yetkili olmadığı için gazetelerde alacaklı ve borçlu, bu para lumboz deliğinin önünde bizzat ibralaşırlardı, yek diğerleri ile…

Bu yüzden, gazetelerin bu kesimleri önünde cumaları manzara, “vatandaş vergi dairesi” görüntüsüne bürünür, gerilen sinirler, münakaşa ve itirazlar, orasını Türkiye’de hala gına konusu olan bir bürokrasinin labirentine çevirirdi.

* * *

O zamanlar, her gazetenin veznesi, parasını çok derine saklayan bir gayya kuyusu idi, ama, Günlük Spor’un tediye kutusu, üst üste birkaç kilidin asıldığı bir kırk ambardı, sanki…

Muhafazalı yerin arkasında duran Zeki Bey, hayatı sigarasız ve yürümekle geçen olağanüstü sportif bir vücuda sahipti.

Masraf pusulasının yol paralarına ait fasılda müthiş duyarlı ve itirazcı idi, Zeki Bey…

Örneğin Cağaloğlu-Taksim ya da Beşiktaş-Taksim gibi 50 kuruşluk, 25 kuruşluk masraf fasıllarını gördüğünde, önce bir sade kahvenin cezve dışına yükselişi misali köpürür, öfkesi indikten sonra başlardı sizi nasihata…

Bak evladım, ben 40 yaşındayım yani senin gençliğinin iki misli kadar. Ben her sabah Arnavutköy’den gazeteye kadar yayan geliyorum da siz iki karışlık yere yürüyerek niye gidemiyorsunuz ?

İtirazlar bu kadarla kalmazdı, tabi…

Mavi ve çakır gözlerini kalemlerin üstüne iyice indirir, yol paraları faslından sonra, sıra yemek seçilişine gelirdi.
Simit, sandviç gibi çok ucuz ve harcıalem yiyecekler kolay sansürden geçerdi de köfte piyaz, karışık ızgara kebaplar ve sulu yemekler gündeme geldiğinde maliyet yükselişleri, Zeki Bey’in damarlarında dolaşan kanı tepesine çıkarır, muhabirle arasında bir hırslanma bulutu geçer, taraflar bir nasihat platformuna inerlerdi sonunda… Hele mevsim yaz ise…

Çocuğum, sağlığını hiç düşünmüyor musun ? Bu baharatlı, yağlı, hazmı zor yemekleri midene doldururken yaşlılığın hatırına gelmiyor mu ? Ekmek, peynir, domates veya ekmek, peynir, üzüm hem daha sıhhi hem hafif hem daha çok kalorili. Canınıza kastınız mı var be yavrum?..

Zeki Bey’in önce gerçekler ve kızmalarla başlayan, sonra uzun nasihatlerin yatağına yatırılan alacaklarını zor verme seansları, sonunda karşılıklı yüzlere oturtulan gülücüklerle bir ayaküstü sulhuna döner, masraflarımız vezne lumbozundan ellerimize teker teker dökülürdü, sonunda…

* * *

1959 yılında, Havadis’te çalışırken, defterdarlıktan emekli, saçları hem beyazlaşmış hem dökülmüş, yüz hatları ve burnu içki tahribatından epey örselenmiş , gözlüklü, dünya tatlısı bir Zihni Abimiz vardı.

Onun da görevi veznecilikti Havadis’te…

Güneş düşüp Cağaloğlu bir akşam serinliğine bürününce, Zihni Abinin içindeki alkol perileri bir baleye başlar ve vezneden çıkarak beni bulurdu muhakkak.

Şimdi vergi dairesi olarak kullanılan Cağaloğlu Lapis halı sarayının arkasındaki Havadis matbaası, akşam az geceye döndüğünde tenhalaşır, Zihni Abi ile ben, başyazar Mümtaz Faik Fenik’in Çifte Saraylara bakan geniş odasında çilingir sofrasını kurar, 23.00-24.00’lere kadar demlenirdik, ikimiz…

Viski içerdik Zihni Abi ile…

Kuralımız şöyle idi ; bir şişe ondan, bir şişe benden. Viskiler bittikçe yerine konur, ve parası ay başında maaştan kesilmek üzere, veznenin bir köşesine bloke edilirdi.

Bu geceler de unutulmazdı, ay başında maaştan kesilen hesaplar da…

Mümtaz Faik Hoca, “iyi akşamlar” deyip, odasını boşalttığında, Zihni Abi ve ben bir çilingir sofrası alarmına geçer, odacı Kürt Hüseyin’e aldırdığımız nevaleyi masanın üstüne bir barmen hassasiyeti içinde dizer, sonra “sağlıklar” diyerek günün yorgunluğunu kadehlere vururduk, taraflar olarak…

Bir en geniş TV ekranına benzeyen Mümtaz Faik odasının Çifte Saraylara bakan pencereyi açık tutardık, hep…

Oradan hem alkolü dağıtan oksijeni alır, hem yeşil çınar ağaç dallarının içki masamıza el sallaması imkanı yaratır, hem de Gönül Yazar’ın sesinden Türk musikisinin en güzel eserlerini, bu tarihi bahçeden alıp kulaklarımızın içine dökerdik.

Bir gazetecinin balayı diyebileceği bu müstesna geceler bitip aybaşı geldiğinde, veznenin önünde, aklımın almadığı bir hesap karşılardı beni…

Geceleri dostum olan , ama aybaşı veznede beni resmi bir sıfatla karşılayan Zihni Bey, hesapları ciddi bir yüzle yapar, dökümünü mekanik bir sesle anons ederdi, bana.

Sekiz viski ; 50 liradan dört yüz eder. Buyurun, bu da maaşınızın üstü…

Ben de resmileşirdim, sonunda. ” Peki sizin viski adediniz.. ?” diye sorardım. “Dört.“derdi düşünmeden.
Israrla devam ederdim ben… “Ben sekiz , siz dört… Hani imzaladığımız eşitlik ?

Tirad devam ederdi. “Ben memurum, siz ise yazar… Bu kadar eşitsizlik de olsun beyefendi aramızda…

Akşam’da çalıştığım yıllarda, son dönem, müthiş bir ödeme sıkıntısı başlamıştı.

Veznedar tonton Sedat Dersan, bu konuda o kadar müşteki idi ve yok olan şeyi yüzünde o derece otomatiğe bağlamıştı ki her sabah kapısını açıp “günaydın” diyen muhabire, sanki kendisinden para isteniyor şeklinde bir hisse kapılır, “yok” anlamında kafasını durduğu yerden arkaya doğru devirirdi.

Günümüz gazeteciliğinde, bu veznedar portreleri kalktı artık, Bab-ı Ali’den… Herkes maaşını bankadan veya bankamatikten tıkır tıkır alıyor, istediği zaman…

Bazen bizim veznedar Şeref’e para bozdurmak için iniyorum.

Bakmaz bana önce, mutlaka önündeki şeyleri karıştırarak, 5 dakika bekletir muhatabını…
Eskiyi hatırlatayım diye, zahir.

İSLAM ÇUPİ
(01 Ocak 1994, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.