Yeşilçam

Onları tanıdığını zaman, yıl ya 1952 ya da 1953’tü.

Yeşilçam’ın, İstiklal caddesinin dar ve loş ışıklı dar sokaklarına kat kat dağılan yerli sinema sanayiinin beyaz perdesinde iriliği tartışılmaz iki dev gölge olarak oturuyorlardı.

Orta boylu yüzünde şark çıbanı bulunan, çakır mavi gözlü, sarı kumral karışımı saçları ile adam, sanırım Urfa kökenli idi.

Kadın, sanki Cemal Nadir’in çizdiği tombul teyze tipindeki etine okkalı kolları japoneli, dudakları yarım kalem ruj yiyecek kadar iştahlı, o zamanın değerlerine göre, bir seks ilahesi idi.

Seceresi ile ilgili, çok yaygın seslendirilen bir nüfus kağıdı vardı, kadının…

Çocukluk ve toyluk kızlığı İstanbul’un en sofu ve muhafazakar semtlerinden biri olan Eyüp’te geçmişti.

Babasının cami imamı olduğu söyleniyordu. Gözlerini masum bir dişi olarak kainata açtığında, ev dekoru olarak, namaz seccadesini tesbihi ve babasının kafasından hiç çıkarmadığı takkeyi görmüş, organizması kadınlaşmaya doğru asilik kaldırdığında, başına yüz hatlarının çoğunun görünmediği, saçlarını yok eden ve ismi başörtü olan, kumaştan bir demir maske geçirmişlerdi.

Her genç kızın, hayata çocuk yaşta kapatılmış her cins i latifin, mutlaka glasnost devrimini yapacak bir erkeği olurdu, yaşamda…

Eyüp’lü küçük irisi kızın, bir şoför önce klaksiyonu, sonra direksiyonu, en uçta da sevda kilometreleri ile bir örümcek ağı gibi, çepeçevre sarmıştı, toy yürek atışlarını…

Yazmış galiba…Gök masmavi ve sıcak, deniz ondan mavi ve çekici bir ıslaklıkta…

Eyüp’lü kız üstünde ilk defa giydiği bikinisi ile bir deniz tanrıçası, şoför ise onu ayartmış bir kötü tuzlu su ruhu gibi, Balat iskelesi yanındaki avuç içi kadar kumlukta; kulaçlarını bir Kasımpaşa’ya bir Halıcıoğlu’na doğru atıp duruyorlar.

Hiçbir şeyden habersizdir çift, hiçbir şeyden habersizdir, hayat…

Öğlen ezanı okuyan baba çeşitli semt telsizlerinden aldığı ihbarlarla yönünü kolaylıkla tesbit eder, eline bağladığı kalın şimşir sopa ile, Balat iskelesinin bitişiğindeki minik kumsalın yanına iniverir, kabartısı burnunda olan öfkesi ile.

Şoför tehlikeyi sezer, Eyüp’ten Sirkeci’ye deniz dolmuşu yapan bir motora atlar ve izini kaybettirir, ama kız?

***

Kız, bir miting alanına dönen Balat iskelesinin önünde, sopa kırılır mı kırılmaz mı deneyimini anımsatan feci bir dayak yer, kötek faslı evdeki yeni seanslarla devam eder ve büyük öfke, babanın kızını reddeden bir acımasız noktada düğümlenir.

Eyüp’lü kızın geleceğini İstiklal caddesindeki ıslak ve kirli neonların altında araması, Eyüp’lü kızın Yeşilçam gibi istediği yüzü karartıp istediği yüzü parlatan bir tehlikeli ala-im-i sema huzmesinde istikbal araması, Eyüp’lü kızın sinema dramlarında gerçekten bir gözyaşı uzmanı olan o güney doğulu rejisör ve aktörün eline düşmesi, Balat iskelesinin önünde yenmiş bir meydan dayağının, kızı Eyüp’ten alıp Beyoğlu’na fırlatan o yazgı mancınığının büyük etkisi vardı.

Birkaç filmde birlikte oynadılar, o Eyüp’lü kızla, o güney doğulu erkek..

Çiftin filmleri, özellikle aşiret düzeninin olduğu, kan davası olgusunun bir hak ve bir kabadayılık olarak yorumlandığı, Türkiye’nin geri kalmış yörelerinde, müthiş bir gişe işi yapıyordu.

Benim de senaryosuna dialog olarak önemli katkılarda bulunduğum ve aşiret acımasızlığına kültürlü bir tolerans romantizmi soktuğum “mezarımı taştan oyun” adlı film, ağlamaya meyilli Türkiye’de yediden yetmişe bütün gözleri seferber ediyor, eserin üstüne yaş şelaleri ile birlikte, anormal bir paranın yağmurunu yağdırıyordu.

Bu filmden sonra, ayrılmaz bir sacayağı olmuştuk,sanki…

***

Sıra Selviler’de Kulüp 12’nin karşısındaki odaları fazla bir apartmanda üçümüz birlikte oturuyor “yenilenler, içilenler, uyunanlar” üçgeninde, yek diğerinden ayrılmayan bir likenliği, temsil ediyorduk, galiba…

Eyüp’lü kız film çalışmalarının yanı sıra, şimdiki Tepebaşı’nın Kasımpaşa sahasının üstündeki Cumhuriyet pavyonunda oryantal yapıyor ve o zamanın parası ile rekor bir meblağ alıyordu.

Göbeğini bir su muhallebisi gibi titretmesi, kalça ve omuzlarını ahenkli ışıklar altında, bir alaturka manken misali erotik jimnastikler vermesinin karşılığı 500 lira idi Eyüp’lü kızın…

Güney doğulu olmanın getirdiği bir ters erkek tarifinden ötürü, ya çok tanınmış hale gelmenin yarattığı bir çekingenlikle aktör ve rejisörümüz bu dans seanslarına pek iltifat etmez, Eyüp’lü kızı Cumhuriyet’e götürüp almak işi bana düşerdi.

Bir senaryo taslağı için, vesile olurdu bu geliş gidişler, benim için…

İsmini “şehir içinde bir dansöz” diye koyduğum, fettanlığı ile erotizmi ile ticaret yapa yapa, bir ülke sanayiinde tüm erkekleri uzaklaştıracak bir kadının hikayesine soymuştum, beynimi…

Bir 6 ay gidip gelmiştim, Eyüp’lü kızla Cumhuriyet pavyonuna…

Her akşam iki kadeh rakı içiyor, Eyüp’lü kızın oryantali başlar başlamaz, bu raksa İstanbul erkeklerinin ayık ve sarhoş koydukları nazar açlığı ve sıcaklığından, hikayemin ana hatları ve teferruatı ile ilgili sekanslar yakalayıp, küçük defterime notlar alıyordum.

Bir gün aktör ve rejisör yoktu evde, Eyüp’lü kızla birlikte idik.

Sıkılıp sıkılıp uzun zamandır bana söyleyemediği derdini o anda çok biriktirdiği cesaretini yüzüme fırlatıverdi.

İslam” dedi, “bu adam paramı çalıyor galiba. Ama benim Allah’a ne kadar bağlı olduğumu bildiği için de (yapmadım!) diyerek Kuran’a el basıyor.

Sonra şifonyerin ikinci gözünü çekip aldığı kitabı benim önüme koyuyor.

Kitaba bakıyorum. Türbe yeşil kalın karton kaplı, kitabın ön dili yapraklara geçmiş, hurufatı eski Türkçe bir yazılı eser, bu…

Gel benimle” diyorum, Eyüp’lü kıza…

Kitabı yedeğimize alıp birlikte çıkıyoruz, Sıra Selviler caddesine…

Bir arabaya biniyor ve doğruca Beyazıt camiinin arkasındaki sahaflara gidiyoruz.

Tanıdığım biri var orada, adı Ragıp efendi olan biri.

Eski Türkçesi ve yeni Türkçesi ile her türlü kitabın ordinaryüsü…

Dükkana girip selamlıyoruz Ragıp efendiyi ve yanımızda getirdiğimiz kitabı, “bu Kuran mı hocam” diye tezgahın üstüne bırakıyoruz.

Ragıp efendi ince çerçeveli gözlüğünü burnunun üstüne oturtuyor, kitabın yapraklarını iki üç dakika çeviriyor, bazı paragraflarını okuyor ve gülerek bize dönüp kitabın prospektürü ile ilgili çok kısa bir gerçek döküyor, önümüze…

Bu Kuran değil İslam… Bu eski Türkçe ile yazılmış Reşat Nuri Güntekin’in (Akşam Güneşi) isimli romanı.

Eyüp’lü kız bu yalın gerçeğe rağmen ayrılmadı, o aktör ve rejisörden…

Ama ben ayrıldım. Çünkü “şehir içinde bir dansöz” senaryosu genel ahlaka aykırı bulunmuş ve sansüre takılmıştı.

Eserim sansüre takılırken, kalbim de Eyüp’lü kıza takılmıştı. Ama aşk, bekleyene değil, çalana gidiyor, bazen…

 

İSLAM ÇUPİ
(16 Ocak 1994, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.