Sinema

Şehzadebaşı Sinemaları, gerek ortaokul gerek liseli günlerimin içinde film sevgilerini karartan, en önemli salonları oldular, yaşamımda…

İstanbul’da bazı sinemalar delikanlılık düşlerimde kapısına kilit vurulmuş bir kaybolmuşluk mabedi olurken, yeni açılan salonlar, içine koydukları türlü, çeşitli çağın yenilikleri ile, belleğimde takılı kalmış eski bir lezzeti, yeni bir rayiha olarak, dolaştırmıyor, vücudumda…

Belki benim doğumumdan çok önce çevrilmiş sinema klasiklerini çok sonraki yıllarda tekrar afişlere yapıştırmış olmasından, belki rejisör olarak dahiliklerine sonradan mühür basacağım Jean Renoir, Orson Welles, John Ford, William Wyler, Rene Clair gibi ustaların kurdelalarını bu salonlarda seyrettiğim için, hala istimlak edilmemiş bir tutkudur, Şehzadebaşı Sinemaları içimde…

1940’lardan 1950’lere kadar Topkapı’dan Vezneciler’e bir estetik parkur olarak, ayak altlarımı nasırlayıp beyaz perde görüntüleri için, vazgeçemediğim bir tur bitimi idi, Şehzadebaşı Sinemaları…

O birkaç katlı tiyatro binası olarak yapılmış, mimari düşüncesi kesinkes müslüman bir kafadan çıkmadığı belli olan Turan Sineması, gazeteci olduktan sonra gidip göreceğim, Milano’daki Scala Opera Binasına benzer bir muhteşemlikte idi.

Aşağı kattaki geniş koltuk kesiminin üstüne aynı rahatlıkta bir balkon oturur, onunla kifayet etmeyen sinema hacmi, yanlardan üstlere doğru localaşır, en tepesine de parter diye bir bölüm oturtarak, sinema binası olarak tamamlardı, kendisini…

* * *

Turan’ın bitişiğindeki Ferah’la, Turan’ın karşısındaki Milli, sanki baba ve oğulları gibi ataerkil bir manzara çizer, ilkinin peder heybeti yanında ikinciler, haddini bilen bir çocuk gibi, ebeveynlerinin yanında küçülür de küçülürdü.

Halılar da mazotlanmış, ahşap zeminleri, burmalı yüksek tavanları, oymalı bir istinat kafesine oturtulmuş locaları ve kalın yeşil veya bordo renkli perdeleri ile, benim kuşağımdan öte, bir iki nesle keyif vermiş, görüntü vermiş körüklü bir fotoğraf makinası eskiliğinde idi.

Turan Sineması’nın girişindeki kapıda, bilet kesen, orta yaşlarını sürdüren, bir gözü görmez olduğu için yaz-kış gözlerine kara gözlük takan Kör Ali, hem bir insan sarrafı hem de bir film uzmanı idi.

Sinemaya gelen müşterilerinin gerçek bir film seyircisi olduğunu gözüne bakar bakmaz anlar, kimin şarap içmek veya esrar tüttürmek için mevzileneceğini, kimin sapık ilişkilerini tatmin etmek için oraya düştüğünü sezer, herkesin nereye oturacağını daha kapıdan girer girmez tayin ederdi.

Kapı denetimlerini yeterli bulmayan Kör Ali Bey, ışıklar sönüp film başladığında, bir eline cep fenerini, öteki eline kalın şimşir sopasını alarak, sinemayı aşağıdan yukarıya kadar dolaşır, kendi tayin ettiği oturma nizamını bozan kişi varsa, önce cezayı kendisi verirdi.

Bir film seçici uzmanı gibiydi Kör Ali Bey…

Sinemanın sahibi, içki, kumar sever Karga Aziz, bir yıl bu gereksiz sarflardan büyük bir mali krize girmişti.

Artık normal seyirci ile oynanan filmler, Karga Aziz’in bütçesinde içkiden gelen sefahat ve kumardan kaynaklanan açığı kapamasına yetmiyordu.

Kör Ali girdi devreye.

Beyoğlu’na, bürosu Lale Sineması’nın içinde olan Warner Bros’un Türkiye mümessili olan Kadri Cemali’ye koştu. Yıllık ithal prospektüsüne baktı, Kadri Cemali Bey’in.

Eldeki filmlerin sinopsizlerini okudu Kör Ali; artist, rejisör ve serüven cinslerini inceledi.

Sonra Kadri Cemali’nin bile vizyona koyup koymama konusunda çok tereddüt ettiği bir filmi bakır depodan çıkardı, Beyoğlu’ndan alıp Şehzadebaşı’na getirdi.

Kıyametler koparıyordu Karga Aziz, Kör Ali’ye…” Ulan iflasımı hızlandırmak için mi kimsenin vizyona sokmadığı filmi getirip benim sinemanın afişine yapıştırıyorsun ?!” diyerek.

Günlerce tartışması sürdü, oynatıp oynatmamak üstüne…

Kör Ali diretiyor, Karga Aziz kovuyordu bu kumarı kendi sinemasının afişi üstünden.

Patronluk işçilik hiyerarşisi çok ısrarcı Kör Ali’nin dayatmaları karşısında, günün birinde kırılıyor ve yaşamı zaten “içki, sefahat, kumar” gibi üç törpünün altında epey aşınmış olan Karga Aziz, kadim dostunun uzattığı son zarları avucunun içine alıyordu, sonunda…

Ertesi gün afişler hazırlanıp sinema girişinin üstüne asılmış ve gişeler açılmıştı, nihayet…

Galata’nın ilk geceki normal kalabalığı Karga Aziz’in haklılığını, Kör Ali’nin haksızlığını ortaya çıkarıcı bir parabol çizdikten sonra, sanki gökten düşen ani, ilahi bir propaganda sloganının büyüsüne kapılan İstanbul, ertesi güne uyanan gözleri ile sinemanın önünde mahşeri kuyruklar oluşturdular, birden…

Bir sene, günlük matineleri ful oynamıştı film.

Karga Aziz, sabahın köründe dama yakın yerdeki makine dairesine çıkıp, sokağa bakan pencereye dikiliyor, kaldırımlarda uzayan kuyrukları gördükçe ellerini ovuşturup mırıldanıyordu, kendi kendine, keyifle…

Film iş yapacak daha, birkaç hafta kalsın afişte…

Sinema tarihine kayıt düşülüp düşülmediğini bilmiyorum, ama bir patronu iflasın eşiğinden kurtaran film, başrolde Errol Fynn, Olivie De Havilland ve Basil Rathbone’un oynadığı, adı “Robin Hood – Vatan Kurtaran Aslan” idi.

* * *

Turan Sineması daha çarşıya dönüşmeden, ben gazetecilik basamaklarının ihtiyarlamamış tahtalarında park ederken, dört film tutkunu basın mensubu adama en büyük sürprizi yapıyordu.

Yeşilçam’a gözyaşı şişesi gibi senaryolar yazan Recep Filiz, iki karikatürist Deli Cafer, Mustafa Uykusuz ve ben, hem bahçeli Fikri’nin Meyhanesi’nde demleniyor hem de tam karşımızdaki Turan Sineması’nın afişlerine bakıp, tarih tazeliyorduk.

İçimizden biri, Deli Cafer, bir tarih yaprağına yapışmaz mı ?!
Ah, ben burada Balalayka filmini seyrederken kapıda turşu suyu satıyordum.

Araya ben girdim. “Nelson Eddy, Janet McDonald ne çiftti. İlk aşık olduğum sarışın o karı idi benim.

Mustafa Uykusuz durur mu ? O da lafa girdi, hemen…

“Ben bu filmin afişini yaptım lan ! Oğlanı bırakın da bir Janet McDonald yaptım ki, kaldırımdan geçenler başlarını karıdan alıp yere indiremiyorlardı asla…

Biz böyle bir diyalog alıp verişindeyken, bir ara baktık ki Recep Filiz kıs kıs gülüyor. Sebebini sorduğumuzda patlamaz mı, Filiz.

Ulan hıyarlar, ben de sizi sinemacı sanırdım. Oysa hava imişsiniz. Balalayka filminin karısı Janet McDonald değil, Ilona Massey’dir“.

Ilona Massey, Rus ve zeytin karası bir hatundu, sarışın Janet McDonald yanında ne işi var ?

Bir Yeni Rakı masasına bahse girdi Cafer’le Recep. Benle Mustafa da Janet McDonald diye delinin safına katıldık.

Düğümü Onat Kutlar çözdü sonunda.

Nelson Eddy ile Janet McDonald’ın filmolojisinde beraberce dört film varmış, beşincisinde erkek dam değiştirip sarışınlaştırdıkları Ilona Massey’le yapmış.

Recep Filiz galip, Allah rahmet eylesin…

İSLAM ÇUPİ
(03 Nisan 1994, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.