Köprü

Şimdilerde Haliç’in içlerine iyice çekilip mat gri rengi, çağla yeşiline dönüştürülen ve Balat’la Halıcıoğlu arasında bir uzun bağlantı gibi denize yatan tarihi Galata Köprüsü, klasik İstanbul’un simgeliğini yapmıştır, bir dolu yıl…

Bir cahili yangından sonra tarümar olup eski yerinden alınıp kendisine yeni bir yerleşim alanı bulunan Galata Köprüsü, üstüne, altına hangi keyif sektörünün rehaveti konursa konsun, klasik eski günlerine dönebilecek mi acaba ?

Hiç sanmam…

Ne İstanbul’un Nimet Abla ile birlikte ilk Milli Piyango bayileri olan Uzun Ömer’le Cüce Simon, o köprü altının buram buram efendilik kokan gölgeliğinde, kendilerini görmek için biriken meraklı kalabalığa tebessüm edebilecek, ne lövantenlerin kibarlık yürüyüşleri ile günlük kıyafet defileleri izlenebilecektir, artık…

Galata Köprüsü altındaki kahveler dünyasında ne büyük titizlik ve özenle doldurulan Ahmet Rasim nargileleri, zarif lodosta dumanlarını Sarayburnu önlerine savurabilecek, ne de Kadıköy vapurlarının karşı yakadan alıp köprüye yanaştırdığı balo kalabalığı, Bankalar Caddesi’ne tırmanırken, o eski İstanbul valsini yapabilecek.

* * *

Köprünün Eminönü yakasındaki Balıkpazarı girişinde, klasik akşamcı kadehlere, kehribar renginde sebze özü ve naturası hiç bozulmamış parmak büyüklüğünde Çengelköy salatalık turşusu satan Arnavut Celil’in bulunamayacağı gibi…

Zindankapı girişinde üç masa ve on iki iskemleden ibaret bir dem dergahı kuran Usta Petri’nin ne tebessüm fışkıran yüzü ile nefis yapıncak üzümünden yaptığı ev mamülü beyaz şarabın olmayacağı gibi…

1960 yılında Bab-ı Ali daktilosu ile AKŞAM gazetesine demirlediğimde, kadim dost ve büyüğüm, rahmetli Orhan Menemencioğlu ile, hemen hemen her akşam mesken tutmuştuk, Usta Petri’nin küçük meyhanesini.

Güneş, göğün tepesinden göğün zemin katına düştüğünde, AKŞAM’ın üst katından tahta ve mazotlu ahşap merdivenleri kullanarak aşağı iner, gölgeleri epey artmış ve soğumuş sokakları geçerek, Zindankapı’daki kifafhaneye yayan giderdik, Orhan Menemencioğlu ile birlikte…

Geliş saatimizi bilen Usta Petri, biz Zindankapı girişine vardığımızda, bizi bir akşamüstü tebessümü ile karşılar, garsona ön masalardan birisini temizletmez, adeta cilalatır, gazeteci beylerin mekana teşrif edişlerini gurur ve huşu içinde seyrederdi.

Orhan Menemencioğlu, soyunup dökünüp ilk fırt için kadehi eline aldığında her şey otomatiğe konmuşçasına, o bildik plak pikaba konur ve bildik nameler, küçük dükkanda bir vantilatör pervanesi gibi dönerdi.

Güfte Ahmet Rasim, beste Tatyos Efendi ve şu şarkı :

Bu akşam, gün batarken gel,

Sakın geç kalma erken gel…

Rahmetli Menemencioğlu, hem dönülmez içki akşamlarında kronik bir alaturkacı hem de erken eve gidişi hiç sevmeyen bir anti mekancı idi.

Bu şarkının nağmelerinde hem Menemencioğlu’nun biriken alaturka susuzluğunu dindiren koca bir pınar vardı hem de eve geç kalması halinde hatunla muhtemelen yapacağı “vıdı vıdı“nın olmaması için kendisine uzatılmış bir uyarı…

Günün birinde, benim ve Menemencioğlu’nun ev ve el yapımı şaraba duyduğumuz tiryakilik, Usta Petri’nin yaptığı bir dalgınlık sonucu, o küçük dükkanda bitiverdi, hemen…

Yapım serüveni ile yılını ballandıra ballandıra anlattığı, bir galon şarabı masaya ve önümüze koymuştu Usta Petri…

Önce galona dikkatli dikkatli bakmış, rengi ve özgül ağırlığı konusunda masum şüpheler taşımamıza rağmen, Menemencioğlu ile kadehlerimizi doldurmuştuk, birlikte…

İçkicilerde ilk alınan yudumların kalite kontrolü iyimser olur hep…

İçkiciyi meyhaneci tanıyorsa hele, içkici, dükkan sahibinin itibarlı müşterisi ise, önüne konan şeye insan kendi damak keyfinin ayıracı ile bakmaz, satanın yaptığı etkili propagandaya kapılıp öylesine bir ağız numarası verir.

Avurt dolusu bir doz alıp mideye indirdikten sonra , aynı methiyeleri sıraladık Menemencioğlu ile birlikte…

Valla nefis bee…

Belli kınalı yapıncaktan yapılmış..

Acaba hangi ağacı kullandı fıçı için…

Evin neresinde dinlendirdi bu mereti…

İkinci bardağın sonuna doğru şaraba döktüğümüz methiyeler, bir bir uçarak masanın etrafına ve galonun üstüne müthiş karamsarlık ve şüpheler konuvermişti.

Tarifsiz susamış ve sınırsız midelerimiz yanmıştı ikimizin de…

Sonunda Orhan Abi, Şarap galonunu masadan kaldırtmış, tezgaha giden mayii, Usta Petri, yardımcısı ile tartıştıktan sonra, kıpkırmızı kesilmiş, neticede sıra bizim masaya gelip sıkılmayı özür dilemeye varmıştı.

Meğer yardımcı, şarap diye bize sirkelenmeye yatırılmış barut gibi üzüm şırasını getirmişti. Şarapçılığımın sonuna, o gün noktayı koydum ben…

Köprüaltının tam orta yerinde, akşamları Haliç grubunu, dükkanın en kuytu yerine kadar kızıllayan o Eşref Şefik’in meyhanesi de olmayacak, artık.

Bacak bacak üstüne attığı zaman sağ ayağı ile Paris zarafetini, solu ile Londra’nın sisli aristokrasisini figürleyen Belkıs da mesar olmuş İstanbul’un ölü ihalesi olarak, anılar tahtına doğru yürüyüşe çıkacak.

Eşref Şefik’in meyhanesinde cuşa geldikçe tamburi Şehla Gani ile birlikte nağmeleri gırtlak gıcığı yapıp, Selahattin Pınar’ın nihavent ve hicazlarını mırıldayan Necmi Rıza Ahıskan, taş plaklarla birlikte yola çıkan son İstanbulludur, belki de…

Baylan Pastanesi’nde tezgahtar olarak çalışan Nadya isimli orta yaşlı beyaz Rus kadını, bara yaslanıp, Petersburg’da kalan atalarının şampanyalı, havyarlı gece ihtişamlarını, kırmızı şaraba karıştırdığı Olimpos gazozu ile höpürdetmeyecek hazin hazın…

Karaköy’deki Kadıköy vapur iskelesinden çıkıp köprü ağzına gelindiğinde, hangi gizli topraktan fışkırıp büyüdüğü belli olmayan alçak zerdali ağacını ne İstanbullu görebilecek artık ne de hırsız ellerini dallarına uzatabilecek.

Elindeki mermer delen, ucuz kanyağı 24 saat ağzından hiç çekmeyen, filoloji üçten aşk deliliği yüzünden terk, hırpani kılıklı, vücuduna sudan suya tövbe demiş, ama beyninde hala Verlaine, Appolinaire ve Baudelaire’in mısralarını taşıyan Cüneyt gibi bir serseriyi İstanbul bir kere daha sokaklarında dolaştırabilecek mi ? …

O zamanlar, “kuzeyden gelecek tehlike” konusunda en büyük tartışmaları, doktrin kültürü şilep kamarotluğundan gelen Cemil’le yapardık, köprü altında.

Cemil, şiddetli kışlarda ne zaman Karadeniz’den birkaç buzul parçası kopup boğaza girse, ne zaman Sovyet bandralı gemi bizim su yolundan geçse, parıltılı gözlerle basardı müjdeyi…

Komünizm geliyor” derdi.

Ben de köprüaltından köprü üstünü gösterir aynı cevabı verirdim, hep…”Ulan Cemil, bir kişinin balık tutup 400 kişinin seyrettiği bir ülkeye komünizm gelir mi ?

Şimdi Balat- Halıcıoğlu arasındaki yeni yerine çekilmiş olan Galata Köprüsü, bütün bu yazdıklarımı haykırsam, beni duyar mı acaba ?..

Mazinin kulağı yok ki…

İSLAM ÇUPİ
(10 Nisan 1994, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.