1941-42

İkinci Dünya Savaşı’nın en azılı silah yılları olan 1941-42 dönemlerinde, Şehremini, Pazartekke ve Topkapı üçgeni çocukluk ve ilk gençlik enerjimizi olanca deliliğimizle boşalttığımız, yeşil cennetin payımıza düşen doğa peyzajı idi.

Güneş Topkapı surlarına çarpıp ışık kırdığında semt yavaş yavaş önce bir akşamüstü alaca karanlığa bürünür, gece ilerlediğinde artan siyahi koyuluk, semti, insansız ve sedasız bir pasif savaş korunmasına sokardı.

Vücudu oyuna doyamamış çocuklar kalırdı sokaklarda sadece… Saklambaç gibi karanlıkta daha da keyif veren oyunlardan bir kanıksama etiketi vücudumuza yapıştığında, tüm çocuklar akşam ve teravih namazı için rotasını Topkapı’nın giriş ucundaki Ahmetpaşa camiisine kırar, sokaktaki aylaklığımızı Tanrı’nın evi denilen mekanda, bir uhrevi disiplinle değişik bir kılığa sokardık.

Bütün vecibeleri ile bir namaz-sever değildik, o zamanlar.

Çocukların hepsi namaz saflarına girer, yapılanlar şeklen taklit eder, selam ve sala verildikten sonra cemaat boşalırken, caminin kuytuluklarına konmuş yanmakta olan mumları ve yedeklerini aşırırdık.

Aşırdığımız mumlar, savaş usulüne göre karartılmış evlerimizin hol, mutfak, tuvalet gibi geçici kullanım yerlerinin ölgün, yani hemen yanıp sönen aydınlıkları olur, pasif korunma zorunluluğu devre dışı bırakılmış şehir elektriklerine gereksinme duyulmadan, ilkel yoldan karşılanırdı sonuçta..

Rahmetli babam, semtteki 5 radyodan birisine sahip olma gibi bir imtiyazı savaş bültenlerini kelime kelime dinlemek gibi bir tiryakilikte meraklandırdığı için, yanık mumlardan biri devamlı dururdu baş ucunda.

Stalingrat cephesi ilgi odağı idi, rahmetli babamın.

Bir tarafta mareşal Pauls’un idaresindeki Alman orduları ile, öteki tarafta mareşal Sokolovski ve Voroşilov yönetimindeki amansız dövüş rahmetli babamın merakında odaklaşır, şiddetli kıştaki sokak sokak mahalle mahalle alınıp verilen toplu ölümler, aile reisimizde hangi askersel çağrışımları yaptırırdı, bilmezdik hiç..

* * *

Radyoların haber bültenlerine kulakları ile her öğleden sonra ve akşam eğilen büyükler merakı, Cumhuriyet gazetesinin hergün ayrıntılı biçimde mufassal haritalarla verdiği Alman Rus savaşı ile ilgili haberlere eğilen göz ve gözlük alışkanlığı yanında, semt olanca kayıtsızlığı ve alışkanlıkları ile doğardı, sabahlara..

Esnaf dükkanının kepenklerini erkenden insana açar, çok sınırlı sayıdaki devlet dairelerine memurlar güleryüzle birbirlerini selamlıyarak doluşur, civar okullara kanarya ve saka cıvıltıları ile koşuşturan çocuk birikintisi, Avrupa ile Asya kıtasına bir kan okyanusuna çeviren, İkinci Dünya Savaşının Trakya’ya yığdığı kara bulutları dağıtan bir sevinç şeraresi olurdu, semt için.

İkinci Dünya savaşının yarattığı dövüşen insan tipi, gerilla metodlarının ortaya çıkardığı yürek ve kafaları ayrı kalıplara dökülmüş erkek modeli, herküle benzeyen seyyar satıcı sınıfını çıkarmıştı, semtte.

Bunların en ünlüleri deli Halil’le, Ermeni asıllı Antranik’ti. Deli Halil Mevlanakapı ve Çırpıcı civarındaki bahçelerden topladığı nar büyüklüğündeki Yavuz Sultan ve Devetaban incirlerini siniden üç kere büyük bir tablaya üst üste itina ile dizer, 200 kiloyu bulan bir hamuleyi hazırladığı yerden alıp yayan Aksaray’daki pazara indirirdi.

Hem de İstanbul’un bugün hiçbir caddesinde ve sokağında rastlanmıyacak bir eziyetli herkül portresini her metrede seyredenlerin şaşkın bakışlarına soka soka.

Dev tablaya dört sıra halinde dizilen incirlerin mostrası bittiğinde iki kişinin havalandırdığı mal, keçeden iri bir simit gibi başa oturtulan yastığın üstüne Halil’in kafasına konur, seyyar taşıyıcı uzmanı ağırlığı bir iki kere kantarladıktan sonra, iyice doğrulur ve koyulurdu, yola.

Başının üstünde 250 kiloya varan siklet, yana açılmış kollar marifeti ile bir tel cambazı sopası dengesi verilir, bir sola bir sağa sertçe çıkarılan kalçalar, Topkapı’dan başlayıp Aksaray’a kadar devam edecek bir yolculuğun turbo motorları olurlardı.

Ne denge idi, bu ağır yükün altına giren vücudun kıvrımları. Ne kafa sağlamlığı, ne boyun adelesi gücü, ne ayaklarında çekiş temposu vardı, bu gidişlerin.

Antranik ise, aynı yürüyüş gösterilerini dut tablası ile yapar ve kendisini seyredenleri bu eziyetli akrobasinin arkasından putlaştırırdı.

İşlerini bitirip tablaları yere indirdikten sonra, semtin mert yürekli delikanlı iki kabadayısı olurlardı, deli Halil ve Antranik…

* * *

Deli Halil bir gün Takkeci’deki  semt bacılarına laf atan, cemseyle Davutpaşa kişlasının müştemilatına çimento tuğla götüren 10 erlik bir konvoyu çevirmişti, yokuşun az aşağıdaki bir yerinde.

Bir meydan kavgası olmuştu,bayağı…

Askerler palaska ve kasaturalarla, deli Halil ise yumrukları ve kafası ile ortalığı bir western filminin kanlı sekanslarına çevirmişlerdi.

Devrilmiyordu deli Halil, ne palaska salvoları, ne de yumruk darbeleri ile.

Askerler son tedbir olarak cemseydeki kahn briket tuğlaları yeni silah olarak denediler. Deli Halil’in kafasına her isabet eden darbede, bas yerine kalın briket tuğlalar üstüne oturulmuş bir yaprak bisküvi gibi kırılınca, selameti kaçmakta buldu, askerler.

Bir başka türlü bir Spartaktis’tü, Antranik. O dana derisinden kalın bir havalı küre haline gelen eski futbol toplarını kale direğine iki çocuk yardımı ile yapıştırır, gerilip hışımla meşin yuvarlağın üstüne gelir ve bir kafa darbesi ile o futbol aletini. sahra topuna benzeyen büyük bir gürültü çıkararak patlatırdı.

Kendi saç kalınlığı ile sağlamlığına güvenen otomobil sahipleri ile Antranik’in kafası, ikide bir tos gösterisinde eşlik ederdi, biribirlerine. Tank sağlamlığındaki Amerikan arabalarının önüne davet edilen Antranik ya çamurluğa ya da ön kapıya kafası ile hamle eder şiddetli gürültüde başa bir şey olmaz, çamurluk veya ön kapı bir trafik kazası vuku bulmuşçasına epey çökerdi, içeriye doğru.

Hadi ondan sonra Antranik koşardı, Yenibahçe’deki Alim’in lokantasında kazandığı bir şişe büyük rakıyı susuz içmeye.

Savaş yıllarında her sabah 15 kisilik sivil bir ekip Şehremini’ndeki askerlik şubesinden çıkar Topkapı’ya kadar düzgün olmayan adımlarla yürürlerdi.

Elinde kırmızıya boyanmış kum ve su dolu kovaları, kafalarından geçip boyunlara düşmüş gaz maskeleri, yine aynı renkteki kazma kürek ye yabaları ile, tanrının her günü belirlenmiş güzergahı adımlayan bu kalabalığa “sivil savunma erleri” denirdi, o zamanlar. Güftesi belli belirsiz kafamda eksik kalmış bir mars söylerlerdi yol boyunca.

“Biz sivil savunma erleriyiz. Atılırız düşmana. Yardım eder piyadeye” diye.

Günlük eğitimdi bu güya…

Topkapı dışına çıktıklarında talimi fazla uzatmazlar hemen sağdaki göbek Cevat’ın kafesinde prafa ye aznife otururlar, aksam aynı güzergahtan askerlik şubesine döner ve ayda 15 lira maaş alırlardı.

Üstad Çetin Altan her gün yazıyor. “Devleti geçenler, devletten geçinenler” diye.

Meğerse 55 yıl önce de varmış bu tufeyli grubu İstanbul’da…

İSLAM ÇUPİ
(15 Mayıs 1994, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.