Cadde

Delikanlılığımın hem delicelik, hem de kıyafet ve moda bilinci olarak iyice şaha kalkmaya başladığı,1948 yıllarında, tüm İstanbul’un genç kuşağı gibi İstiklal caddesinde turlamak, günlük vaz geçemiyeceğim bir idmandı, benim için…

Lise günlerinde sabahın ilk saatlerinde başlayıp öğlen onüçlere kadar süren, başını ders kitaplarından kaldırmama mecburiyeti, son uzun tatil ziline vardığında mutlaka İstiklal caddesine çıkmak gibi bir özlemde vaz geçilmez bir fule olur, tramvay tünel ve dolmuş gibi vasıtalar, idealimi gerçekleştiren araçlar dizisi diye vücudumu bulunduğum yerden kaldırıp oraya havalandırdı.

18 yaş, durağan olmayan genç bir vücutta artık sadece semtte yaşanan bir hayat statikliğini yavaş yavaş ortadan kaldırıyor, beynin reddettiği monoton yaşamayı ayaklar yeni yerlere doğru yürüyerek değiştirmeye çalışıyor, çevresine daha geniş ve panoramik bakmaya baslayan gözler, sahibini değişikliklere sürüklüyordu, ister istemez…

Bir İstanbul delikanlısı için, delikanlılığı en güzel vitrine edeceği yer, İstiklal caddesi idi, o zamanlar.

***

Şayet Karaköy’den başlayan yolculuk Tünel’le yapılmış bir çıkış ise, sizi yüksek kaldırımın en zirve ucu karşılardı.

Oradan başlayan yaya adımlar bir kaldırımda Foto Süreyya’nın atölyesi öteki kaldırımda baba Fişer’in içkili lokantasının önüne geldiğinde, ilk şaşkınlık spazmları girerdi, vücudunuza.

Ne fotoğraf çektirebilirdiniz Foto Süreyya’da,  ne bir kadeh boyalı Polonya votkası içebilirdiniz, baba Fişer’in barında.

İkisi de o kadar uzak bir pahalılıktı ki, benim için.

İsveç konsolosluğunu geçip, Rusya’nın Kremlin minyatürüne benzer binaya varmaya az kala iki kaldırımda kepenglerini 100 yıldır Pera yaşamına açan Lobon ve Markiz pastahaneleri, içine girilmesi mümkün olmayan bir masal gibi dökülürdü insanın önüne yaprak yaprak.

Şöyle korkulanmış gözlerle hafif dik açılı kaçamak nazarları içeriye attığımızda, bir buzlu cam engeline takılmışcasına sana flu bir geçit veren küpür dantellerin derinliğinde, o ana kadar hiç tanımadığınız bir İstanbul, kıyafeti ile çay tutuş ve içiş temposu ve oturma zerafeti ile, eski bir otoman kanepesi gibi, asılıverirdi görme çukurlarına…

Oralarda bir çay veya kahve içmek bir büyükelçilik resepsiyonunda nihavent bir şarkı söylemek kadar zordu, benim için.

Markiz pastahanesi kaldırımını bir mecburi yürüyüş kulvarı yapar da, Elhamra sinemasına varılmadan bir noktada demirlerseniz, gündüz kepengleri inik gece dükkan “Bacı” adını taşırdı, o zamanlar.

Bohemi gündüzü yaşamamak gibi bir alışkanlığa yatırmış olan, Beyoğlu ve İstanbul sarhoşlarının  gece saat 24.00’ten sonra uğradığı bir mekandı, Bacı..

Ağır tankerli içiciler gece yarısına kadar çeşitli meyhanelerde söndürdükleri kadeh maratonunu bu dükkana gelerek nefis bir işkembe çorbası ya da paça ile vücutlarını kısa bir molaya sokarlar, mideleri hafif soluklandıktan sonra, 24.00’ten sabaha kadar sürecek ikinci devre rakı faslı için sağa sola dağılırlardı.

Rus konsolosluğu teğetlenerek öteler hedef alınıp adımlanırsa, sağdaki ilk yokuş aşağı sokağın hemen girişindeki bodrum, başka bir meyhaneyi ünlü Hiristaki ismini ışıklı neondan çıkarıp gözlerinize sokardı.

Hemen girişte sizi karşılayan sirtakili rembetikolu müzik size Akdeniz’in iki yakasını öpmek gibi çok keyifli bir kaçamakla başbaşa bırakır, birkaç basamak daha indiğinizde mutfaktan gelen Rum elleri ile yapılmış meze kokuları, 800 yıl etniklerle müşterek yaşanmış bir hayatın dev bir sofrasını getirip bırakırdı, önünüze.

Hiristaki, yaşım onsekizlerden çıkıp yirmibeşlere vurduğunda, sosyal pozisyonda ismim vatandaş İslam’dan kurtulup gazeteci İslam’a terfi ettiğinde gecelerimi mutluluk ve sıkıntılarımla sarhoşluklarımı kadınla veya kadınsızıkla taşıyarak oraya yığdığım bir mekan oldu, sık sık. Tünel caddesi bitip İstiklal kebiri başladığında Galatasaray lisesine gelinmeden simdi dev gövdesini kaldırıma oturtmuş bir banka şubesinin alt yokuşundaki sokakta kapsını her gece keyif insanlarına açan Bohem, Beyoğlu’nda bir Plaka idi, o zamanlar.

Rum lobisinin ağırlıkta olduğu Bohem geceleri, müziği eğlence çığlıkları tabak katliamındaki nezih vuruşları ile, rakı ve insanların en imrenilir valsi yaptığı Elenizmin esatiri bir pisti idi, sanki…

Kitaplaşmıyan, hiçbir gazetede basılmayan ilk şiirimi Kalyoncu Kulluk’lu Eleni’ye oradan yazmıştım galiba.

Senin gözlerin Beyoğlu..

Benim gözlerim körünoğlu…” diyerekten

***

İstiklal caddesine çıkıp Taksim’e doğru adımlarınızı kaldırımlara az ısıttığınızda  sol tarafta herkesin girdiği eski çiçek pasajı, onun kapısının az yukarısında ise sadece itibarlı alkol ordinaryüslerinin girdiği Degustasyon vardı.

Çiçek pasajının tam karşısındaki Anadolu pasajının girişinde aynı adı taşıyan içkili lokanta, mermer masaları ve orta yaşlı gün yaşamış garsonların hizmet ettiği daha ziyade Lövantenlerin ve yabancı konsolos erkanının müdavimlik ettiği bir işyeri idi.

Balık pazarını arkadan kemer gibi dolamış Nevizade sokakta, şimdilerde olduğuna benzer yığınla meyhaneci ile belediye başkanının kaldırım savaşı sür git devam etmez, onun yerine Lembo ye Lefler adlı kifaf-ı alkol yerleri, eski Pera’nın kristal kadehleri olarak ışıldar dururdu, Beyoğlu insanlarına…

Büyük Parmakkapı sokağındaki Kulüp Reşat o zaman nev zuhur ye nev taşra olmayan Beyoğlu, Şişli, Maçka ve Teşvikiye sosyetesine hizmet eder, Afrika hanının kuzey çıkış kesimindeki Istrato’nun dükkanı ise, rakıyı ve votka birayı ayakta bir tempoda içen acelecilerin, saatleri ayarlama enstitüsü işlevine soyunurdu.

İstiklal Caddesi, bünyesinde avare dolaşıp vitrin dikizciliği yapan, ya da film seyretme keyfini buralardaki sinemalar zincirinde söndüren geniş bir okullu kesimi için, aç mideleri ucuzundan alaminüt tok edecek bir sürü gıda şarküterileri de bulundururdu bünyesinde.

Bunların en ünlüleri uzun caddede çok dengeli dağılmış Ekspres, Otomatik, Orman, Paskal gibi dükkanlardı ve bunların hazırladığı sandviç çeşitleri ile ağdalı koyu ayranların tadına doyulmazdı, o zamanlar.

Ama İstiklal caddesinin kurdu değil de kuzusu olan kalabalık için en dikkati çeken dükkan Ağa Camiinin hemen üstündeki olandı.

***

Kapısı her dem kapalı, giriş kaplamaları cilalı ceviz olan dükkan, kalın kadife bordo ve mat yeşil renkli perdelerle kendini kaldırımlardan iyice soyutlar, çok küçük olan iki yan vitrinlerine haftada bir olmak üzere ya tek bir Osmanlı ibriği ile bir kalaylı tas koyar, ya da bir çini vazoyu dayanak yapıp önüne Şeker Ahmet Paşa peyzajının röprodiksiyonunu oturturdu.

18 yaş kuşağını bir yığın yıl aldatmıştır, o dükkan günden güne.

Genç meraklar o kapının önünde nöbet tutar, içeriye tek tük giren hanım ye beylerin kalantorluk ölçüleri dikkatle incelenir, sonra da her meslek konusundan her ağızdan başka bir hikmet dökülürdü, hemen.

Kimimiz “kuyumcu” derdik, kimimiz “halıcı'”

Tahminler daha sonraları renklenir ve çeşitlenir. “Türk hamamı” Yok lan, “Kumarhane“.. Devenin başı “Randevu evi” Deme, hadi girelim.

Neden sonra dükkanın ünlü Abdullah Efendi lokantası olduğunu anladık, bir pot kırmadan.

İstiklal caddesine çıkıyorum yine arada sırada. Dolaşıyorum ama eski 18 yaşımla değil, yeni 63 yaşımla.

18 yaşımda bulduklarım 63 yaşımda kaybettiklerimle bir İstanbul kumarı oynuyorlar.

Küçüklerin büyükler karşısında her zaman kaybedeceklerini bile bile…

İSLAM ÇUPİ
(22 Mayıs 1994, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.