Alman hocanın anatomisi

Özellikle son 8-9 yılda üç büyüklerin teknik direktörlük konusunda, sürdürmeye başladıkları “Alamancı sevda”, Gobi Çölü’nde balina pisini inşa etmek gibi anlamsız geliyor bana…

Akdeniz kuşağındaki bir ülkenin gerek coğrafik, gerek anatomik tüm gerçeklerini pantolon arkası edip ve de tüm değişik yaşam renklerini anlamsızca matlaştırarak, üç büyüklerin futbol geleceklerini Alman ekolü gibi, hiç yaratıcılığı ve kişi teşebbüsü olmayan bir Kuzey Avrupa mumyasının içine kilitlemesi hangi araştırmanın, hangi yanlış mumları yanmış kafaların mahsülüdür acaba?..

Bugün gerek ekonomi, gerekse futbolda sanayi toplumu ötesi bir ailenin duvarlarını zorlayan büyük devletlerin futbol topuna Alman teknik direktör sarığı sarmamak konusunda gösterdiği yasakçılığı bir tarafa bırakınız, kendini evrensel reklamlamak için bu oyunu seçen her yönden, çok geri kalmış dünya ülkeleri bile, Hans Amca’nın eşofman patronluğunu reddetmektedir ısrarla…

Çeşit etiketleri hangi renkte olursa olsun, dünyadaki tüm ülkeler futbolda teknik direktör konjonktürünü, “içinde Alman’ı olmayan meslek” titizliği içinde tutarken, Türkiye’de son yıllarda iyice tutuşan bu sevginin, hangi oduncu ardiyesinden kaynaklandığını anlamak zordur.

Dünyanın hiç itibar etmediği bir teknik direktör seçimine, son yıllarda üç büyüklerin adeta “kara sevda” derecesinde bir kopmaz iletişimle bağlanması, Türk beyinlerinin “ya ıkınırken,ya kaçarken” çalışmaya başladığını belgelemektedir.

* * *

Alman futbol tarihi bir yana, Alman teknik direktör almanağı, eski flaşlar dikkate alındığında, öyle dünyanın dört gözünü şiddetle açıp ibretle bakacağı, bir hocalar galaksisi değildir…

1950’den bu ana kadar olan zaman parçasının iplerini çekerseniz, Alman teknik direktör podyumuna sahneye giriş sırasına göre; 5 ölümsüz isim sıralanır ancak…

Sepp Herberger, Helmuth Schön, Udo Lattek, Detmar Cramer ve Franz Beckenbauer…

Türk dostluğundan tutun da, modern Galatasaray’ın yaratıcısı diye şimdi dahi koyacağınız görkemli bir alkış müzesi bulamadığınız Jupp Derwall bile, Alman futbolu teknik direktörlüğünde yarım asırdır devam eden diploma mecburiyetini, zorla istifa ettirilerek ümmi denen Beckenbauer’e kaptırmış ve ülke ekibinde görülmemiş bir karşı devrim olurken ak saçlı papa da, yurdumuzda sürülmüş imparatorların buruk ama çok paralı keyfini yaşamıştır.

Derwall- Beckenbauer nöbet değişimi, Almanya’da diplomalı teknik direktörle diplomasız  tartışmasını olanca boyutlarını gündeme getirmiş, Derwall’in dünya şampiyonsuzluğu ile Beckenbauer’in dünya şampiyonluğu, teknik direktörlükte futbol eğitiminin temel etken olmadığı gerçeğini çıkarmıştır, orta yere…

Futbol temel eğitimin emredici kurallarına sıkı sıkıya bağlı kalan “futbolcu ilim ve uygulama” konusunda da milim taviz vermeyen Alman teknik direktör, ruhsal ve psikolojik görüş kısırlığı yüzünden bu mesleği, diğer ülkelerde ulaşılmış “insan-antrenör” boyutlarında yapamamaktadır kesinlikle…

* * *

Alman teknik direktör için futbolcu, insan değil, makinedir sadece…

Alman teknik direktör sevecen değildir, Alman teknik direktör çok konuşan, renkli konuşan, ölçülü espri kalabalığına sahip bir ağız ve dimağ taşımamaktadır.

Alman teknik direktör kendi ülkesi dışında nereye giderse gitsin, o diyarın diline sosyal törelerine iklimine yaşayış ve hissediş biçimine hiç girmez, Alman olarak olarak kalır hep…

Futbolcuyu derinliğine araştırmak, futbolcuyu 24 saatlik dilimlere bölüp evde özgürlükte insan ve sosyal hayat ilişkilerinde nasıl bir canlı grafik çizer, umurunda değildir, Alman teknik direktörün…

Futbol, teknik direktörü oyuncusu masörü, doktoru, yöneticileri ve taraftarı ile çok geniş ve problemleri ziyade olan kalabalığı fazla bir ailedir.

Alman bu geniş aile içinde sadece çalışılsın ister, sadece başarılsın ister…

Alman teknik direktörler bu geniş aile yelpaze diliminde, bireylerin ayrıntıları ve problemleri ile hiç uğraşmaz, onlarla birlikte müşterek çareler ve çıkış yolları için beyin paralamaz, insana insani yaklaşımlar uzatmayı tümüyle reddedip, bu aileye bir tek otomatik mesaj yollar sadece…

“Ben bir makineyim.Siz de öyle olun…”

Bir futbol ailesinin karakter moral ve hayata bakış zıtlıklarını bir potaya koyup onlardan munis bir halita yapamazsanız, değişik bir adele ve beyin grubundan tek insan yaratma mucizesine maharet dökemezseniz, o koskoca aileden herşeyin tıkır tıkır işlediği bir yoğurt atölyesi kurabilirsiniz de, içinden futbol ve sanat fışkıran bir güzellik akademisi inşa edemezsiniz.

İkincisinin değil, birincisinin malası tuğlası ve harcıdır, Alman teknik direktör…

* * *

Türkiye ısrarla son yıllarda dünya dolusu kasalar açarak, teknik direktörlükte dünya klasmanında kafası basmayan Alman’dan olma hoca getiriyor.

Hem eleğin üstüne çıkmış elitlerini değil, üçüncü dördüncü sınıf işşiz kalmış köylüleri…

Bir Alman teknik direktörün Türkiye’ye gelip Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’ı şampiyon yapması başarı değildir.

Takım, yönetici ve taraftar şartları hazır olduğunda Beşiktaş,Galatasaray ve Fenerbahçe Türkiye şampiyonu olur zaten…

Alman teknik direktörle de olur, yerlisi ile de…

Hatta futbolu bilen, bu oyunun liyezonlarını iyi belleyip gerekli yerlere bağlayabilen taraftarla da şampiyon olur.

Öteye taşınabilir mi, Türk futbolunu ve takımlarımızı Alman teknik direktörler? Yani Avrupa finallerine…

Hiç sanmam…

Nedeni şu…

1984-94 dönemi içinde yani 10 yıllık sürede, Avrupa kupalarında tam otuz final oynanmış.

Bu finallerin sadece birisini 1992 yılında Monaco’yu 2-0 yenen Werder Bremen kazanmış, öteki 29 final Alman takımları için ıska…

Alman teknik direktörler için yanıp tutuşan Türkiye’deki aşıklara duyurulur…

Alman teknik direktörün bu konuda saçı olsa, önce kendi topuna sürer.

İSLAM ÇUPİ
(21 Haziran 1994, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.