Veliefendi

1945’lerde Zeytinburnu ile Yenimahalle’yi denizden mavi mavi birleştiren, kumu altın koy, içeriye doğru bir iki kilometre yürüdükçe, gelişigüzel ağaç türleri ile yeşillenip gölgelenir, kısacık toprak pisti, baraka azmanı ahşap tribünü ile Veliefendi Hipodromu, bir yerleşim yalnızı olarak uzar da uzardı, Merter’in varoşlarına kadar…

Bakırköy ve Yenimahalle’yi birbirinden sınır olarak ayıran, altından tren geçen Mimar Sinan taklidi taş köprü, sol taraftan aşağı düşüldükçe, Kartaltepe denen boş bir alana varılırdı.

Yazın belirli bir ayı, cambazların tel ip gerdikleri bir akrobasi ve para kazanma alanı olan Kartaltepe, yılın öteki zaman dilimlerinde, futbola sevdalanmış İstanbul çocuklarına meşin yuvarlak yataklığı yapar, kış acımasız biçimde İstanbul’un üstüne, karın beyaz yapraklarını dökünce, çingenelerin konakladığı sivil bir çadır ordugahına dönüşürdü.

Osmaniye daha insanlaşıp, binalaşmamıştı henüz…

Ne Merter’den insan esnemesi geliyordu İstanbul’un üstüne, ne Bahçelievler’den mide geğirtileri, ne de Yayla’dan taşra naraları…

Bomboştu Topkapı surlarının öteleri… Tıpkı Amerikan westernlerindeki terk edilmiş kovboy kasabaları gibi…

* * *

1945 ya da daha önceleri Veliefendi’ye ayak sürenler arasında kaçta kaçı atın kendisine ve nalına aşıktı, kaçta kaçı o zaman mahdut kahve kuyruklarında delikli kuruşlarla oynanan kumar tutkunu idi, bilinmez.

O zaman surların dışına çıkmayı sevmeyen İstanbullular arasında, bu Veliefendi tutkusu hangi iskambil kağıdının “rua“sından kaynaklanıyordu ya da yarım asır sonra Türkiye’nin en büyük açık hava oyun yeri olacak bu para poligonunun temellerini hangi smokinli şeytan atmıştı ?

Belki 1945’lerde, belki onun öncelerinde, rahmetli anam ve babam ben ve iki kardeşimi alıp ilk ve son defa götürmüştü, Veliefendi’ye…

Yenikapı – Yenimahalle arasındaki raylı mesafeyi, üstünde kömürden kara bulutu hiç silinmeyen bir buharlı trenle aşmış, istasyona varıldığında, peron ve tünel parkeleri geçilmiş ve tozlu topraklı patika azmanı bir yol bozuntusu karşılamıştı bizi.

Bir paytona bindik, ailece…

10-15 dakika süren “deh-deh“li, az ve yumuşak kamçılı bir beygirli yolculuktan sonra, Veliefendi’nin cümle kapısına vardık.

İki bilet aldı, rahmetli babam. Kendine ve anneme. Ben ve iki kardeşim o zamanlar “turnikenin altından geçenden para alınmaz” diyen bir eksik mezura kalıbına uyduğumuzdan, bedava girdik Veliefendi’nin geniş alanına.

Rahmetli annem ve babam, atların yarıştan önce kendilerini gezip gösterdikleri “padok“a bitişik irtifai alçak tribüne çıktı ; ben ve kardeşlerim, o zaman vücudumuz oyun olan o ter egosunu tatmin için, geniş düzlüğün öte berisine dağıldık.

Yarışların başlamasına az kala, Yeşilköy’den havalandığı muhakkak olan, tek pervaneli, çift kanatlı örtüsü sert branda ile kaplı bir uçak, Veliefendi üstünde birkaç helezon çizdikten sonra yeşilliklerin içine iniyor ve az sayıda Veliefendi personeli, “Nuri Bey geldi, Nuri Bey…” avazeleriyle birbirlerine morslar göndererek, pervanesi halsiz dönmeye başlamış tayyareye doğru sivil yüz metreci fuleler ile koşuyorlardı.

Uçakla Veliefendi yeşilliğine inen ve görevli personelin “Nuri Bey… Nuri Bey…” diye önünde on büklüm oldukları zat, daha sonra Türk demokratik hayatına, Milli Kalkınma Partisi’ni, yemek kazanları, kesilen koyun, dana ve develeri ile sokan, yurdumuzun ilk mega zenginlerinden Nuri Demirağ’dan başkası değildi.

Bir çocuk gözünün minnacıklığına sığan ilk Veiliefendi’den bende kalan sorular şunlardı, galiba…

Babam o ilk ve son gidişte bahis oynadı mı, oynamadı mı; bir muhafazakar güzeli olan annem, o beldeden hangi heyecansal ve pastoral keyifleri aldı, hiç bilmiyorum.

O göklerde önce kahverengi bir kelebek olup alçaldıkça o zaman ölçüleri içinde büyüyen uçağın, Veliefendi’ye indirilip tekrar havalandırdığı Nuri Demirağ, gerçekten at yarışlarının kronometresine mi tutkundu, yoksa “oyun” denen o kaypak yeldeğirmeninin kanat dönüşlerine mi ?

O yeşil kartpostalı küçük ellerimin içine aldığım, o ilk ve son Veliefendi, neden sonra Yenimahalle istasyonuna gelen trenin içine ailece binilme ile, hayatımın içinden koparılıp çok uzaklara atılmış bir uzuv gibi, önce bana bir yığın el salladı sonra kayboldu.

* * *

Benim için gazetecilik, kelimelerin daktiloda güç yan yana gelip acemice yürüyüş yaptıkları dönemi aşılınca, merak alanımın kilometreleri epey genişledi, meslek teleskobumun genişleyen görüş çeşitliliğine Veliefendi de girdi sık sık.

O zaman gördüm ki benim çocuklukla gazetecilik dönemlerimde ayak attığım Veliefendi, hiç birbirine benzemeyen iki dünyanın yan yana oturması gibi idi.

Biri şirin bir küçük kavun misali, öteki dünyanın yuvarlaklığı fezadan indirip aramızda dolaştırması gibi dev.

Benim çocukluk İstanbul’umla benim gazetecilik İstanbul’umun, inanılmaz kocaman bir kum, demir ve çimento şantiyesi oluşu gibi…

Kömürle ısıtılıp buharla çalışan kara trenler, Sirkeci Garı’nın önünde bir tarih olmuş durak ve müzesine çekilmiş, İstanbul raylarına elektrikle çalışanlar konmuştu.

Kartaltepe, Osmaniye, Merter, Bahçelievler, Yayla gibi benim çocukluğumda Veliefendi’ye sadece rüzgar çeşidi ve oksijen gönderen doğal ciğer ve ağızlar, tuğla istilasına uğrayıp teker teker katledilmişlerdir.

O Yenimahalle tren istasyonunun altında, Veliefendi’ye tek tük müşteri götürmek için bekleyen kadim paytonlar, atları ve sürücüleri ile birlikte, “araba sevdası” romanının içinde kalmış sarı cümleler olmuştu, artık.

Karayolları politikası ile her tarafı bir yılan poligonuna döndürülen İstanbul, her yarış günü Veliefendi’ye otomotiv ve montaj sanayiinin tüm mobilize ordusunu seferber ederek, İstanbul’un her kesiminden aldığı insan kalabalığını boca etmektedir o at yeşiliklerine. Benim çocukluğumun tek telefonlu, tek tuvaletli bir köyevi büyüklüğünde ahşap tribünleri ile, koca kentin oyun keyfine küçük küçük oturan Veliefendi, şimdi devasa duruma getirilmiş istihdam hacmi, içine konmuş hizmet sektörü ve son sistem bilgisayar ağı ile dükalığın sektörleşmiş iş yerlerinden biridir, artık.

1945’lerde çok sınırlı bir insan kesiminin oyun oynama ve şans sinirlerini gıdıklama makinası olan Veliefendi, aradan geçen yarım asırdan sonra kalabalıklaşan İstanbul ve Türkiye’nin, kestirmeden, en kolay para kazanma aracı olmuş; milyonlar, ışığa düşen pervane böcekleri misali, bu sektörün üstüne pike yapmışlardır.

Altılı ganyan” İstanbul ve Türkiye’nin üstüne düşmüş en vazgeçilmez şarkıdır, artık.

Altı koşunun birinci atlarını bulmak…

Bu öyle bir define arayıcılığıdır ki, emekliliği yoktur. Beşikten mezara kadar sürer de sürer…

İSLAM ÇUPİ
(07 Ağustos 1994, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.