İlan

Yüksek tirajlı günlük gazetelerin, özellikle iç sayfalarında irili ufaklı kare ve dikdörtgen şeklinde verdiği turizm şirketlerine ait ilanlar, beni 40 – 50 yıllık uzun uykuların hamağına yatırır, zaman zaman…

Günlük gazetelerde, fiyatı, adresi, telefon ve faksı hatta bazen resimleri ile verilen bu turizm şirketi ilanlarının, büyük bir kitle için hangi rakseden cazip olta olduğunu bilmiyorum ama, bu doğa ve pastoral tahrikler, mayo resmi bile yaptırmıyor, bana..

İstanbul’da çocuklaşmış delikanlılaşmış sonra büyümüş ve ihtiyarlamış benim gibi birine, günlük gazeteler yolu ile Ege’nin Akdeniz’in bir deniz, güneş ve tabiat cenneti olduğunu anlatmak, tundralarda yaşayan Eskimolara yürürken, “klakson çal” demeye benzeyen bir iş güzarlık gibi geliyor, bendenize…

Önce ebenin eline sonra Marmara’ya düşmüş, 400 binlik İstanbul ile 14 milyonluk İstanbul’a her tanrının günü “günaydın” demiş, bu kente gözleri ve vücudu ile Beyazıt Kulesi gibi oturmuş, benim gibi birisine bu pıtrak gazete ilanları, ayaklanma değil ayaklanmama şeklinde lastikleri patlamış bir otomobil markası inadı veriyor.

40 – 50 yıl önce İstanbul’un günlük gazeteleri, turizm şirketlerinin ilanlarını fala açılmış iskambil kağıtları gibi, sayfalarının öte berisine yapıştırsalardı, bu kentin büyüsüne doğumdan tutulmuş insanlara etkisi, ne ölçüde olurdu acaba?

Gazetelerin o zamanlar, insanları böylesine İstanbul dışında bir yaza davet eden iç sayfalarındaki ilan uzunlukları, neye benzerdi biliyor musunuz?…

Sakinleri köse olan bir mahallede, erkeklere jilet satmak gibi anlamsız bir ticarete…

Anadolu ve Rumeli Kavaklarının Boğaz’ı Karadeniz’den tutun da Sarayburnu ve Kızkulesine kadar uzatan kıvrımlarında, insanlar sabahtan akşama dek kalçalarında mayo ile gezer, Marmara güneşi sırtlarını bronz rengin en güzel nüansları ile boyardı.

Kadıköy’den Maltepe’ye, ondan öteye uzan Kartal Pendik, beri taraftan Sarayburnu’ndan B.Çekmece’ye dek, halılaşan altın kumlu sahiller, İstanbul insanlarını yaz boyunca, deniz kızı elektriğine yakalanmışçasına, mavi göğüsüne çağırırdı.

Kınalı, Burgaz, Heybeli ve Büyükada’da bu şekilde ilanlanmış gazeteler, 1940’larda deniz üstünde yüzen evlerin kapı altlarından atılsa idi, bu hanelerin genç kız ve erkekleri, ceridelerin hiçbir tarafını evirip çevirip gıcırdatmaz, kahvaltı ve yatak odasından denize atlar, bu turizm ilanı dolu sütunlara, tekziplerin en ağırını gönderirlerdi.

***

Hala hafızam, gargara yapıp yutmadı, o günleri…

1950 yılından itibaren Florya büyük Belediye plajını, aynı yaşı paylaşan İstanbul gençliği ile, bir ortak mekan yapmıştık, suyu yasaklı ilan edilinceye kadar…

İstanbul’un bu ilk ve en lüks plajının kapısından daha sabah henüz güneşlenmemişken girer, gün akşam üstleri denize girip ıslak bir gurup oluncaya kadar, bütün bir yaz mayo kampı kurardık oralarda…

Polisi, gişe ve kapıdaki bütün Belediye memurlarını, kabinleri tüm büfe ve lokantayı kiralamış müstahdem ve patronu tanır, buraların parasız hakimi olarak, gün boyu cakalı adımlar atardık, kum ve tuzlu su çölünde…

Diclehan Baban, Handan Adalı, Ayten Sırmalı, Nilüfer Aydan ve Ahmet Mekin gibi dünya güzeli beyaz perdecileri kendi muzip ve esprili dünyamızda misafir eder, sabahtan beri malak gibi yattığı için vücudu ciğer kırmızısına renklenip üstü başı kum kılına dönmüş tek tük taşralı etrafta dolaşıyorsa eğer, terasa veya çınar ağaçlarına mevzilenmiş kova müfrezesine bir sinyal çeker, adamı suyu nereden geldiği belli olmayan bir duşun ani şokuna uğratırdık.

Gün öğleden sonraya dönüp, güneş Florya deniz köşkünün damından aşağıya yuvarlandığında, Refik, sarı Kemal Rasim gibi koca ve ağır rakıcılar ellerindeki çıkın ve termosları ile bu tarihi binanın çimenli bodur çamlarının serinliğine inerler, “alkol başkomutanına saygılarımızı sunmaya gidiyoruz” uyarısı ile, şişelerin dibini tokatlar, kadehleri biribirine vurur, ellerini en anlamlı kıbleye doğru kaldırırlardı.

Zeki’yi de o sıralar büyük Belediye plajında tanıdım ben…

15 yıl aralıksız Norveç’in en kuzey ucundaki Narvik’te tomruk taşıyan bir gemide tayfa olarak çalışmış, ağır kış ve deniz şartlarına eklenen güneşsizlik ve gün kısalığı, onun vücudunu çökertmekle kalmamış, ruhsal dünyasında da onarılmaz arazlar açmıştı.

Bu dayanılmaz hayat şartlarında, malülen erken emekli olan Zeki, aldığı peşin ve kendisine bağlanan Norveç kronları ile doğruca Florya’ya koşmuş, İstanbul güneşi ve denizi, kuzey Avrupa konforunun sakatladığı bu insana, sağlığını geri getirmeye çalışan sadık bir laboratuar görevine soyunmuştu.

Norveç’te hiç olmayan, Florya’da bol bulunan bu tanrının en yararlı ısısını vücuduna gram gram emdiren, Marmara denizi ile derisini bir bale gösterisi imişçesine biribirine yumuşak yumuşak dövdüren Zeki’nin, bir başka alışkanlığı daha vardı, bu sahillere diktiği…

Kattiyen şehir veya memba suyu içmezdi, Zeki Florya’da…

Onun yerine yanına aldığı birkaç boş şişeyi, içine bindiği sandalla çok açıldıktan sonra deniz suyu ile doldurur, gazinonun buzdolabına koyduğu maiyi, susuzluğunu gidermek için sabahtan akşama dek kullanırdı.

Bu psikolojik yaprakları çok inandırıcı bir doktor reçetesi mi idi, yoksa Marmara suyunda bolca bulunan, iyod florür, jelatin, kalsiyum ve magnezyumun vücuda girmesi ile, insanı ruhsal olarak iyileştireceği konusunda, Zeki’nin inancına oturan bir “koca-karı dehlizi“mi idi, öğrenemedim bir türlü?

***

Aradan 50 yıl geçtikten sonra bir İstanbullu olarak o canım kentin bir peyzaj tablosu olan doğası ile birlikte Marmara denizini de kaybetmek, katlanacak birer ölüm haberi değil aslında…

İstanbul’u yürünemez ve yaşanılmaz kılan, Marmara denizini içine girilemez duruma getiren Türkiye’deki plansız hesapsız insan ve ekonomiyi oynatma depremi, bu kentin çok az kalmış eski sahiplerine, günlük gazetelerin koydukları turistik yöreleri işaretleyen kilo kilo ilanlar, bana hayatımın sonlarında yapılmış en ağır hakaret gibi geliyor.

Eğer İstanbul’u 1940 yıllarında olduğu gibi, az kalabalıklı etnik özellikleri saygın insanların şehri olarak tutabilse idik, şayet dünyanın en güzel iç denizi olan Marmara’yı o mavilik ve kalitede koruyabilse idik, tarihi ve turistik büyük potansiyeli ile bu dükalık senede 40 milyon turisti buralara çeker, her yabancı bin dolar bıraksa, bugün ulaştığımız ihracatın iki misline çıkardık.

Gelibolu yangınına samimi gözyaşı döken Türkiye, duygu dolu reaksiyonu tutarlı bir ülke idi de, İstanbul işgal edilirken, Marmara denizi tüm zehirli ve pis atıkların leğeni olurken, tümden yıllık izine mi çıkmıştı, Türkler acaba?

Salamura suyu kadar tuzlu Ege ve Akdeniz’e beni ısrarla çağıran günlük gazetelerin satır ve kağıtları hiç ilgilendirmiyor.

İstanbul turlarına çıkıyorum her sabah. Sanki bu şehri hala bitirememiş bir korku ile.

Ağustos poyrazının çıkmasını bekliyorum. Yine Florya plajına gidip, yine Marmara’ma gireceğim.

İSLAM ÇUPİ
(14 Ağustos 1994, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.