Cemre

Benim 40 yıla yakın süredir, içinde beynim ve pantolonumla oturduğum Bab-ı Ali, çay ve simitle yaşadı, parasız yaşadı, ama şakasız ve espirisiz yaşamadı hiç…

Bab-ı Ali emekçilerinin zeka düzeyleri, hangi parlak ya da sönük ampul duylarına takılmış olurlarsa olsun, birbirlerini kandırma tuşunda, yek değerleriyle güreş tutmuşlardır, devamlı…

Bu mesleğin göğe daha yaklaştırıcı, dev yükseltici binaların içine girmesi, bu mesleğin teknolojisi, şeytani yeni makinaların dişlilerine sokulması, insanı değişik gazeteci tipi olma konusunda hangi trapezin iplerini tutmaya zorlayacak, bilmiyorum, ama, eskiye nazaran, düşünen birey beyinlerinde, bir yaratıcılık azalması, bir şaka ve espri yitirilmesi olacağı muhakkaktır.

80 yıldan beri, sınırsız serseriliklerin toplamı olan gazetecilik, 80 yıldan beri insanların içine giren, bayram ve saati olmayan bir avarelik şeklinde tanımlanan gazetecilik, şimdi bina ve makine parkı olarak bu kadar emredici bir otomasyona sokulduğunda, kişi yaşamları gün günden artan yasaklarla disipline edilip çoraklaştırıldığında, Bab-ı Ali topraklarının ileride vereceği ürünlerin kalitesini kestirmek güçsüzleşmektedir.

Aşırı lüks ve rahatlık, fazla motorize olma hali, insanların olaydan çıkıp devreye cihazların girmesi, bu gazetecilik denen meslekte, ileride hangi uydu fotoğraflarını başımıza düşüreceği tahmin edilen bir sağanak dökülmesi değildir, şimdiden…

Yeni gazeteleri ve gazeteciliği gözlerini her gün kat kat göğe açtıkları dev binaları, her düğmeye basıldığında yeni bir marifet çıkaran makinaların şaşırtıcı merdaneleri bırakalım da, biz 40 yıl önceki meslek ve insanın burun buruna yaşadığı küçük katlardaki ceridelerin manşetlerine yapışan şaka ve esprilerine gidelim, isterseniz…

* * *

Kurt istihbarat şefleri, karşılarında deklanşöre yeni yeni basmaya başlayan müptedi foto muhabirleri dikildiğinde, onların olay kaşarı olmadıklarını bildikleri için, ilk meslek sınavını şöyle yaparlardı, genellikle…

Evladım, yarın cemre suya düşüyor, bana bir fotoğraf çek getir.

Kendisi, deklanşör ve fotoğraf makinası arasında üç-beş kare resim çekmekten öte hiç bir tanışıklığı olmayan genç, önce cemrenin objektifin yakalayıp yakalayamayacağı bir obje olup olmadığına hiç kafa patlatmaz, bu meret suya düşeceğine göre, soluğu bir deniz kenarında alırdı, genellikle…

Ondan sonra sabır saatleri değişik bir bekleyiş başlardı ; foto muhabiri, fotoğraf ve cemre arasında…

Bazen bu enstantane nöbetleri bir gün, iki – üç gün sürer, çaylak foto muhabiri, gökyüzü ile deniz seviyesi arasında gözlerden ibaret kurduğu tarassuf kulesinde, ilk mesleksel hapisin voltalarına atardı.

Yapamadığı işin azarını yememek için istihbarat şefine görünmesin diye, gece gazeteye geç gelen “cemrezede” foto muhabiri, sabah iş yerine hiç uğramaz, nerede mevzilenmişse, oradaki nöbetine koşardı, doğruca…

Tecrübeli istihbarat şefiyle toy foto muhabiri arasında başlayan “bu meslekteki ilk oyun perdesi“, araya suflörler girmezse, hafta boyu devam eder, her defasındaki suni azarlamalar, gazetecileri sonradan kırar geçirirdi, odalarında…

Gazetecilikte soru sormanın her aptallığı bitireceğini acemi foto muhabiri şayet doğal bir dürtü ile biliyorsa, denizle kendi arasındaki 2-3 saatlik bir bekleyişi yeterli bulur, ilk soruyu bir kıyı balıkçısına yöneltirdi, genellikle…

Hey, amca… Sen cemrenin denize düştüğünü hiç gördün mü ? Bu cemre denen şey ne zaman düşer, suya ?“…

Foto muhabirinin bu sorusuna olta balıkçısı önce bir hayret, sonra uzun bir kahkaha atar, sonunda da muhatabına kısacık bir laf… “Bak evladım… Denize cemre değil, balık düşer, balık… Cemre ise gökyüzü yerine, takvim yaprağından düşer, sadece…

Bu cevabı alan acemi foto muhabiri, gazetesine bu ilk zeka ve meslek testini kazanmış bir beyin başkomutanı olarak döner ve istihbarat şefinin önüne ilk şöhret kasıntılarını atarak, şöyle konuşur… “Müdürüm, cemre, masanızda duran sizin takvimin arasında imiş. Yapraklarınızdan birini koparınız da fotoğrafını çekeyim.

Oyun biter o anda işte…

Foto muhabiri ile istihbarat şefi birbirinden uzaklaşırken, alt ve üst arasında sadece amirin söyleyip duyduğu bir ses kalır, şakanın arkasında…

Adam olacak fotoğrafçı, cemrenin düşüşünden belli olur…

* * *

Bab-ı Ali’nin “adam işletme tarihi“nde şaka kemendi, sadece istihbarat şefi ile toy foto muhabirlerinin boyunlarına takılan bir ilmik olarak kalmaz, büyük gazetelerin adamları ile küçük gazetelerin adamları arasında oynanan bir latife satrancına dönüşürdü, bazen…

İstanbul’un, ağır kışlarından ötürü beyaz bir hırka giydiği yıllarda, tecrübeli belediye muhabiri ağabey, reisin olmadığı odada küçük çaylakları karşısında görünce, ellerini arkasında dolar ve başlardı ciddi ciddi haber nutkuna…

Bizim reis yaman adam, doğrusu… İstanbul ani ve feci kışa yakalandı, ya… Hemşehrileri üşümesin diye, yarından itibaren kok kömürünü Zonguldak’tan İstanbul’a uçaklarla getirmeye başlayacak.

Ertesi gün, küçük gazetelerin birinci sayfasında üç veya dört sütunluk yerlerde çıkan “Zonguldak’tan İstanbul’a uçakla kok kömürü getirilecek” haberi, yarıdan fazlası yayan yürüyen kentin sakinlerini milim ısıtmazdı da, haberleri hem Türkçe doğruluğu yönünden, hem mantıksal bakımdan ince bir göz ve gözlük sansüründen geçiren Bab-ı Ali kurtlarını gülmekten bayıltırdı.

Bazen, imkanları ufacık olan küçük gazeteler, manşetlerini “Kraliçe Süreyya, sade bir vatandaş gibi şehrimize geldi” diye dinamitler, bu güzel gözlü, masum kadının Sultanahmet, Kapalıçarşı ziyaretine ait fotoğraflar koyarak, büyük gazetelerin yazı işleri ile Beyoğlu muhabirlerini birbirine sokarlardı.

Bir araştırma, bir telefon alarmı ve kesintisiz bir araba turu ile İstanbul’u “kazan-kepçe” haline dönüştüren büyük gazeteler, yine bulamazlardı, kraliçe Süreyya’yı…

Cihat Baban, bir gün Beyoğlu Villi’de traş olurken, işlemi bitirdikten sonra canı manikür çekmiş, yanına gönderdikleri kızı görür görmez, oturduğu koltuktan tavana fırlamıştı.

Kız, hık demiş, Kraliçe Süreyya’nın burnundan düşmüştü sanki…

Cihat Baban, berberden çıktıktan sonra bir taksiye binmiş, doğru öğlen pineklemesi yapan küçük gazete magazin muhabirlerinin oturduğu Meserret kahvesine ; içeri girip bağırmış bu asparagası yüzlerine karşı…

Ulan pezevenkler, buldum sizin Kraliçe Süreyya’nızı. Kadın şahtan boşanmış, tacını atmış, gelmiş Villi’ye, manikürcülük yapıyor.

Bahri Börekçi, Sultanahmet’te idam edilecek. Hınzır polis muhabiri Ali Karakurt, bütün toy muhabirleri yanına toplayıp, “İnfaz, yerinde yapılacak.” demez mi ?

Börekçi soyadını duyan genç ordu, Sarıyer börekçisine gitmez mi ?…

İSLAM ÇUPİ
(28 Ağustos 1994, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.