Rejisör

O, kendisini etrafa tanıtmak için, İstiklal Caddesi’ni upuzun bir podyum gibi kullanırdı.

Sonbahar ve kış tarihi caddenin üstüne düştüğünde, kadavrasında bir değişiklik yapar, rengi hiç değişmeyen kostümünün dışına, kuşaklı güvelerin artık epey yediği deve tüyü paltosunu atardı.

Başından rölöve şapkası, dudaklarında douglas bıyığı eksik olmazdı adamın…

Yazın elden düşme, ince gabardinler ve başında hasır şapkalarla İstiklal Caddesi’nde başlayıp biten kendisini tanıtma turları, kış epey soğuklayınca, adam yorgunluğunu ya Tokatlıyan Oteli’nin kaldırım önlerine yakın bir masanın arkasına atar ya da Nisuaz’ın sokağı fastan gören bir konumuna otururdu.

Kafasının üst katı çok kıraç olduğu için, favorilerinden başlayıp ense ve kulaklarına varan bölgelerindeki saçlarına bir kadınsı uzunluk verir, yaşı belli olmasın diye amuda kalkan beyazları, dört numara koseltol siyahı ile cilalardı, her gün adam.

Gök epey grilenip İstiklal Caddesi yukarından doğal bir duşla yıkanınca, sabahtan akşama kadar adamın elinde baston işlevi gören dayanak, birden şemsiyeleşir, siperlikli yürüyüşler, yağmur hızlanıp azgınlaştığında, bir sinema holüne kapağı atarak son bulurdu.

* * *

Yürüyen bir sahaf gibi idi, adam.

Tarihi eski, ne kadar yerli gazete ve dergi, yabancı gazete ve dergi varsa, kolu ile göğsü arasında iri bir çıkın olarak yerleştirir, adımlarken İstiklal Caddesi’ni, hamulenin oturduğu yeri, değiştirirdi sık sık…

Tokatlıyan Oteli’nin bir faça masasına ya da Nisuaz’ın sokağı ve kaldırımı tam gören locamsı bir yerine kurulduğunda bir çay veya kahve söyler, koltukaltı hamulesini masayı tekmil kaplayacak şekilde öte beriye saçardı, hep.

Çay ve kahvesini, bitmesin diye küçük yudumlarla alırken, ince çerçeveli gözlüklerini burnunun üstüne kor, önce tarihleri eski yerli gazete ve dergilere, inip kalkan nazarlar atar, bardak ve fincanla dudak sevişmesini kısa kısa sürdürürdü.

Fakat esas bakış uzunluğu, yabancı gazete ve dergi üstüne idi, adamın…

Sıra onlara geldiğinde, adam şöyle masa ile kendi konumunda bir pozisyon değişikliği yapar, ayağa kalkıp iskemlesinin bacaklarını başka rakıma çeker ve ikinci kültür raunduna doğru, vücut ve gözlerini devirirdi.

Özellikle yabancı dille yazılmış yayınlara karşı pek ilgisizdi, adam…

Gözlerine oturan İngilizce ve Fransızca, sanki menemen tavasına konulmuş bir pasta malzemesi gibi, birbirlerine ters nazarlar atar, önündeki metinle başındaki beyin yek, diğeri ile hiçbir uyuşma mimiği göstermez, masanın üstündeki dille kafasındaki kelime dağarcığı, aynı tabağa uzanmayan iki yemek çatalı gibi yabancı yabancı dururdu, karşı karşıya kıyılarda…

Kesinlikle yabancı dil bilmiyordu, adam…

Ama genellikle Levanten ve yabancı konsolos mensuplarının gelip dünya gazete ve dergilerini çatur çutur çevirip okudukları Nisuaz ve Tokatlıyan gibi yerlerde, adam aşağılık duygusunu bir türlü bastıramadığı için, ortama uysun diye, onlar gibi bir saat- iki saat gazetesinin üstünde gözlerini açık bir ama misali, boş bebeklerle dolaşırdı.

Bu okunmayan gazete mütalası bittiğinde, adam çantasından sarı yapraklı bir defterle iyi yontulmuş iki-üç kurşun kalem çıkarır, başını ne zaman masadan yükselteceği belli olmayan bir yazı maratonuna başlardı.

Belli değildi garsonların bu adama hayranlık mı duydukları, ya da merak mı kabarttıkları ?

* * *

İstiklal Caddesi’nde her gün sabahtan akşama kadar atılan avare voltalar, oturulan yerlerde ve sinema girişlerinde birbirine çok bakılmaktan ötürü akrabalaşan göz aşinalığı, eksantirik giyim, adamla bizim Cihangir grubunu yek diğerini seven iki maden gibi yapıştırmıştı, sonunda…

Adam’ın çay içmek, yazı yazmak için Cihangir’deki Cennet Bahçesi’ne geldiği günler, bizim grup muhatabını işletmek için, “gır gır” a almak için, türlü çeşitli senaryoların mürekkep hokkalarını teker teker açar, günün her saatinde ayrı bir rengi biçarenin önüne dökerdik.

Adam yazı yazmak için gölgeli, iri bir ceviz ağacının altındaki masayı tercih ettiği ve iyice kalem transına girdiğinde, Sahir bir mahalle çoparını yeşilliklerin en tepesine çıkarır, yukarıdan aşağı doğru bir ceviz bombardımanı başladığı zaman, aynı şeyleri söylerdi, kafası çok acıyan hedefe…

Üstadım, eserinize gelen ilk hayranlıklar karga vatandaşlardan, galiba…

Şaka dozunun biraz dinmesi beklenir, sonra sözü kom Kemal alarak adama yeni bir soru yöneltirdi, hemen…
Hocam… Kafanızda yeni şeyler var mı ?

Adam heyecanlanır, ciddi ciddi anlatmaya başlardı.

Sosyo seksüel bir film yapacağım. Bir köy kızı samanlıkta entarisi yukarıya çıkmış halde, bir erkekle birlikte olmayı düşlerken amansız tecavüz sahnesine Çaykowski’nin vahşi müziğini koyacağım…

Etraftan itiraz sesleri yükselirdi.

Niye Hacı Arif Bey ya da Dede Efendi değil de Çaykowski mirim…

O zaman köpürür, konuşmanın tüm ılıklığı biter, dehalık zannettiği projesinin basit itirazlarla ezildiğini görünce kıyameti koparırdı.

Müziğin vatanı olur mu lan !“…

Yeşilçam’ın rejisör klasmanı sorulduğunda, adam bir gün Baha Gelenbevi, Orhan Arıburnu, Lütfü Akat ya da Muharrem Gürses, der ; ama kendince değişik ilan ettiği listelere Selahattin Mogol’u eklerdi, mutlaka.

Çünkü ta kendisi idi, Selahattin Mogol…

Adamla Cihangir grubunun gırgırlı, işletmeli ve şakalı hayatı yıllarca sürdü galiba…

En çok fötr tecavüzlerine içerlerdi Selahattin Mogol.

Çünkü şapkalarına kalıpçı Foti’de özel Humphrey Bogart biçimi verilir, havalı İstiklal Caddesi turlarında Sahir, bunları tramvayın altına atınca, en fiyakalı aksesuar bir ezik domatese döner ve Selahattin Mogol, Cihangir ekibi ile 15 gün konuşmayı keserdi.

Şehir tiyartrolarının odacı, bekçi, manav gibi küçük rollerini oynayarak emekli olmuştu Selahattin Mogol.

Ondan sonra sinema ve rejisörlüğe sevdalanarak ne kadar eski tarihli yerli ve yabancı gazete ve dergi varsa, koltuğunun altına alarak, İstiklal Caddesi’ne dökülmüştü.

Yaşadığı sürece sinemada hiçbir şey yapmadı Selahattin Mogol.

Cihangir grubunun şakalarına figüranlık etmekten başka…

İSLAM ÇUPİ
(16 Ekim 1994, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.