Bomonti

KİT’lerin, Türkiye tarihsel ekonomisinin uzantısına bakılmaksızın üstlerine bir “satılıktır” etiketinin konulmasından sonra, benim delikanlılığımın Bomonti bira fabrikasının bahçesi, hangi beton yayılmacılığının altında can verdi, acaba ?

1950’lerin İstanbul’unda, Taksim Meydanının bir Beyoğlu simgesi haline gelen İstiklal Savaşı Anıtının ötesi, yani Harbiye, yani Osmanbey, yani Şişli ; bu günlerde olduğu gibi, ne kıç kıça bir yüksek bina yığınağı idi ne de benzinli araçların birbirlerine sürünerek hareket ettikleri bir lastikler cambazhanesi…

Sheraton, Divan, Ünver ve Hilton Oteli henüz gökyüzünü rahatsız edecek şekilde yukarıya doğru tuğlalarını koymamış ; Orduevi, Babil Kulesine benzeyen gökdelenini bir bulutsavar işlevi ile dikmemişti Harbiye’ye…

Şimdi eskimeye yüz tutmuş gövdesi ile Radyoevi binasından çok, İstanbul’un ilk sesler müzesi olarak temellerinde benzersiz bir iletişim tarihi barındıran yapı, o zamanlar şehir imar planında bir tasavvur bile değildi.

Hizmete kapılarını taze bir uşak gibi açan Hyatt Oteli, o zaman Elmadağ yerleşim alanı için, 45 yıl sonra İstanbul rüyasından fırlayıp, kemiklenip etlenecekti, ancak…

Otelin yerinde TED, tek katlı bir bungalov gibi görünmeyen gövdesini, çınar, kayın, çam ve bodur taflan yeşillikleri ile kapatacak, İstanbul’un çok sonrasında belirecek “bina ve zina” sektörüne, bir 50 yıl pastoral sevimliliği içinde ibretli tokatlar atıp duracaktı.

Radyoevinin tam karşısında, Fransız kültürünün doruğu “Notre Dame De Sion” Kız Lisesi, yanına hiç yaklaştırmadığı nevzuhur binaları olmaksızın, ön ve arkadaki uçsuz bucaksız yeşilliği ile, Stendhal’ın “Parma Manastırı“nda anlattığı gizeme ve onun etrafına çöreklenen doğa parçasına benzerdi.

Elmadağ ve Harbiye, o zamanlar ne eşeğin peşine takılmış deve birikimi gibi küçüklü büyüklü bir binalar kümesi idi, ne de adım başı bir büfe, kafe, bar ve seyahat acentasının illallah dedirten biteviliğini aksettiriyordu.

Radyoevinin o zaman olmayan modern yapı temellerinin yerinde, İstanbul’un halis süt mandıralarından biri olan Arnavut Salih’in baraka ve ahırları yeşilin içine çatılmış bir odun yığını gibi durur, çevreye dağılan cins ineklerin geviş ve böğürtüleri, pek uzaktan geçen tramvayların içindeki İstanbul kalabalığına, “şehir, kasaba, köy” karışımı bir manzaranın, birbirine hiç uymayan hoş kesitlerini sunardı.

Taksim, Elmadağ ve Harbiye üçlemesini, bir fena kokular atölyesi haline getiren, tavuk kızartıcılar, tostçular, hamburgerciler ile pizza, lahmacun ve içli köfteciler, henüz İstanbul’u çöp tenekesine benzeyen bir mideye dönüştürmemişler, yanan Şan Sineması’nın az üstünde, kapısından dışarıya mis gibi tereyağı ve un kokusu yayılan börekçi Maruli, o yörelerin insanlarına, eski İstanbulluların bile hafızalarına zor gelen şekerli ve tuzlu mamüllerin çeşit çeşit sofralarını sunardı.

* * *

Harbiye’den sonra Pangaltı, Osmanbey ve Şişli güzergahı, Menderes “kap-kaç“çılığının vergi dışı bırakılmış paradan oluşan yeni birkaç DP apartmanın dışında, o doğa-semt bağı yüzyıllardan beri gelen beraberliğini koruyor, insanlar kendilerini bir peyzaj tablosunun içine konulmuş, değişmez objeler gibi mutlu hissediyorlardı.

Osmanbey – Şişli arasını görüntüleyen eski fotoğrafta, kapısı hangi amaçla kapalı tutulduğu belli olmayan Atatürk’ün evlerinden biri ile, sırf ilkbahar ve yazın çiçeklenen geniş bahçesi ile Bulgar Hastanesi, bu oluşan yeni dünyaya çok uzaklardan her sabah, bir “günaydın” çekmektedirler.

Caminin etrafına kümelenmiş eski Şişli, az evli yerleşimi ve sayılı kalabalığı ile, sanki Taksim’den başlayıp orada biten bir şehrin en uç karakol noktası gibi idi.

Ne bir dutluk semti olan Mecidiyeköy bugünlerdeki gibi binalarla gökdelenleşip, otoban, viyadük, alt ve üst geçitlerle bir araba rallisi cehennemine dönüştürülmüş, ne de Etiler, Ulus ve Levent gibi villalı, pahalı, katlı yerleşim yerleri vergisiz, kar saçan kara ekonominin istifadesine sunulmuştu.

İlk gençlikteki bozuk deliliğimin geçtiği Bomonti bira bahçesi, Şişli Camii’nin arka diplerine düşen Sıracevizler – Okmeydanı arası, otoyolların bir okul sınıfı geometri tahtası gibi kesiştiği kesimde idi, yanlış hatırlamıyorsam.

Geniş, üstünde demirlerin oymalı burmalı şekiller çizdiği sarmaşık bürümüş bir kapıdan içeriye girilen, her türlü ağaç türleri ile yeşillenen ve gölgelenen bahçe, o yöre halkı ile birlikte, İstanbul halkının boynuna zümrüt bir gerdanlık gibi takılırdı.

Bahçe, doğal dokusunu olduğu gibi muhafaza eder, çardak altında, öteye beriye konmuş sabit odun masaların etrafına takım takım oturan müşteriler, dışarıdan getirdikleri çıkın paketlerini açarak biralarını yudumlarlardı, keyifle.

Bahçenin ortalık yerinde Tekel’e ait ahşap, geniş bir büfe veya hangar bulunur, beli beyaz önlüklü, kar adamına benzeyen ateş adımlı garsonlar, ellerindeki büyük ve boş bardakları, rekafatindeki 5-7 litrelik fıçıları taşıyan ikinci adamları ile, hassas bir maraton koşucusu gibi götürüp, müşterilerinin önüne koyarlardı.

Fıçılardaki normal ve siyah biranın, dev bardaklardan içime küçücük yudumlarla inmesi, benim durağan gençliğimi depremler, aynı yaştaki İstanbul’la kol kola girerdim, adeta…

Pangaltı’dan Feriköy, Kurtuluş ve Şişli’den ebeveynleri ile gelen azınlık kızları ile hazımlı bir İstanbul koalisyonu kurar, herkesin birbirini gördüğü beton pistte, notaları pek acemi çıkan bir orkestra ile dans ederdik.

İlk aşk denilen iki vücudun şaha kalkışı, kulağa fısıldanan, tecrübeden geçmemiş bir iki titrek cümle, arkadaşlık konusunda yavaş yavaş birbirini kavramaya çalışan eller, Bomonti bahçesinde başlayıp biten kısa metrajlı filmler gibi, geceler boyu oynar dururdu, rüyalarımda…

Pazarları, bazen ellerindeki mandolin ve akordeonları ile Kuleli Askeri Lisesi öğrencileri düşerlerdi, bahçeye…

Gelme Kuleli arkamdan… Annem bakıyor balkondan… Korkmam senin formandan…” sözlü, militarist tangolar, azınlık kızlarının hangi tarafını gıdıkladığını hiç kestirmeden, biteviye uzardı bahçe yüzölçümünde. Madam Tasula, genç, diri bir duldu o zamanlar. Taftadan fırlak kalçalı, japonesesinden kolları su kabağı gibi dünyaya çıkan, bol rujlu dudakları, dişleri arasında tuttuğu kırmızı uçlu Gelincik sigarası ile hoş bir kadındı, galiba…

Okul kitapları, gençliğim, muzipliğimle, beni tek başına yaşadığı Kanada’ya götürmek isterdi, hep…

Her ihtiyacı Madam Tasula tarafından karşılanan bir aşık olacaktım, anlayacağınız.

Rahmetli Arnavut dünya güzeli anam, durumu çakıp Bomonti bahçesine bir şimşir bostan sırığı ile gelince, o dünyam da istimlak oldu, sonunda…

İSLAM ÇUPİ
(23 Ekim 1994, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.