Almanlar için son hatırlatma

Alman teknik direktörlerine karşı “güven duymama” gibi kronikleşmiş soğukluğum, Türk futbolunu Alaska duşu ile yıkanma ürpertilerine getirdi mi, getirmedi mi sonunda…

6 yıldan beri, özellikle Fenerbahçe’yi tenkit iğneleri ile dolu bir masaya yatırdığımda, bu koca hastanın ayağa kalkması için tıbbi telkinlerde samimi isek, bu futbol konsültasyonuna Alman teknik direktör sokmamamız gerektiği konusunda, dilim kıllanıncaya kadar ısrarcı tavır takınmadım mı, ben ?..

Kendi teknik direktörlük tarihi içinde, büyük eşofman izleri bırakmış 3-5 kişinin dışında Almanya’nın futbolda böyle bir “şeref defteri“ne sahip olmadığını, kalemimin mürekkep stokları bitinceye kadar, beyaz kağıt çölünde yürüttüm durdum…

Alman teknik direktörle Türkiye’nin ne iklim şartları konusunda bir uyuşma barışı vardır ne de Cermen ırkı ile bizim insanın birbirine benzeyen simetrik bir kimyası…

***

Fenerbahçe ile Alman teknik direktörün, birbirleri ile el sıkışması gerekmeyen iki patlayıcı olduklarını, MİLLİYET’e defalarca makale olarak yapıştırmakla yetinmedim ; beyin suplekslerine inandığım başkan ve yöneticilere de gerekçe bolluğu ile anlattım.

Fenerbahçe’nin yönetim kontrol kulesinde bulunan rolü büyükler, her defasında bana hak vermelerine rağmen, aradan geçen günler, onlara tam tersini yapma ilhamını verdi, nedense…

Fenerbahçe’nin takım tarihi ve teknik yapısı incelendiğinde, o bünye ile Alman teknik direktör birbirine hiç uyum sağlamayan bir harita meydana getirecek; ortaya dökülecek karışım, olayı tedavi edilemez bir kangrene doğru götürecektir, dedim ısrarla…

Alman teknik direktör; insan becerilerinin toplanmasından ortaya çıkan futbol olayında insancıl değildir, öncelikle…

Alman teknik direktör, insanlar karşısında bir insan değil, makine karşısında bir ustabaşıdır. İyi ve kötü futbolu insanların yaratacağı bilincinde olmayan Alman teknik direktör, bu oyunun göstereceği bütün eksiler karşısında hümanist değil,mekaniktir.

Futbolda, bir insanın, bütün ayrı insanları yöneteceği meslek demek olan teknik direktörlük, bir Alman dadıya geçtiği zaman, orada insan ilişkileri ve şefkat gelişmez ; futbolcuyu tanıma ve kendini tanıtma işlevi güdükleşir, psikolojik, vücutsal ve beyinsel uyum, kesinlikle ideal seviyeye erişemez ; futbolcular bir makinanın parçaları, teknik direktör de ustabaşı kuruluğunda, bir otomasyon şemasının sert ve kaba çizgilerini çizerler.

6 yıldan beri Fenerbahçe’nin bütün harflerine çıkıp üstünde “İtalyan teknik direktör” şeklinde tepinişim bundandır hep…

Çünkü İtalyan insanı Akdenizlidir, yani bizdendir.

Sevinçleri, üzüntüleri, kafası ve anatomisi “futbol-insan” derinliklerine inen, sabrı ve araştırıcılığı, oyuncuyu bu oyuna ve kendisine inandırma büyüsü, çalıştığı yerde devamlı bir heyecan ve güven ateşini tutuşturması ile İtalyan teknik direktör, bizdendir ; içimizden biridir.

***

Ben Fenerbahçe’yi 6 yıldır bu “Alman kapanı” ve kışı gri, kurşun gibi ağır soğukluğu çekilmez Kuzey Avrupa insanından kurtarma savaşı verirken, üzüntü içinde görüyorum ki Türk futbolunun diğer iki sevgilisi halkın Beşiktaş’ı ile “batıya açılan pencere” Galatasaray’ımız aynı Alman ipi ile idam için, kendi sehpalarına tahta cinsi arıyorlar.

Alman ekolünün sınıfında uzun süredir kesintisiz tedrisat gören Galatasaray, Türkiye’de hangi şampiyonluk diplomalarına sahip olursa olsun, Avrupa Süper Ligi’nde vardığı yer bellidir. İki yılda Avrupa Süper Ligi’nde 8 maç ve sıfır galibiyet…

Türkiye’nin eski günlerinde sebil suyu tevzii gibi çok çabuk ve kolay ünvanlar dağıtan Türk basınının spor sayfalarının “dahi” dedikleri, “sihirbaz” olarak niteledikleri Daum, hangi apolet ihtilalleri oldu da aceleden bir “striptiz“e uğrayarak cascavlak kaldı sonunda…

Beşiktaş’ın teknik direktörü olmuş, fakat Beşiktaşlı olamamış Daum, son başarısızlıkları kendinden kaçırmak için, demeçlerine bir sürü ters suçluyu diziyor ve bana göre tuvalet yerine Beşiktaş ceza sahasının içine işiyor. İmkanlar envanterinin hemen hepsini senin istifadene sunan Beşiktaş yönetim kurulunu suçlamak, başarıya ya da başarısızlığa gideceğin tek ordu olan futbolcuları ağır dille eleştirmek, Türkçe’de akrebin kendisini bizzat kendi ile sokması anlamına gelen, bahtsız bir intihar şeklidir.

Daum, anlaşılmaz bir ters atakla, Beşiktaş’ın güzide rezervlerine saldırıyor, Osieck perişan bir yüzde, olmayan teknik direktörlüğünün ceset balerinlerini sahneye koyuyor, havası balon hidrojen olan Saftig, Avrupa’dan sonra Türkiye’de de sıra oyunlarını kaybediyor.

Denize düşen büyük, Alman’a sarılıyor” özdeyişi, futbolumuz büyüklerinin hiç gerçek gözlerle görüp açmadıkları bir “Münih-İstanbul” hattıdır.

Makasların istikameti değişip bu hat battal edilmezse, ileride artacak Alman tren kazalarının çokluğu, 3 büyüklerin alacağı siyah çelenklerin sayısal kalabalığı ile giderilemez.

O zaman, birlikte, feryatlarız ortalığı…

Vah gidene” diye…

İSLAM ÇUPİ
(25 Ekim 1994, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.