Fındık

Hayatımın etlerine dikilmiş Cağaloğlu hatıraları, hangi yaşın kalın külleri üstlerine dökülse de unutmam mümkün değil.

Şimdi benden çok uzaklara düşmüş bir yaşam ve yer parçası da olsa, etimi ve kafamı ne zaman daktilolardan kurtarsam, soluğu o yörelerde alırım, hep…

Benim bu mesleğe başladığım, 38 yıl öncesinde bir gazeteler üniversitesi olan Cağaloğlu, o güzel ustalarını ve işlevini teker teker sökmüş olmasına rağmen, yine sıkça dolaşıldığında, kendi tarihine ait ölmüş çanlarını, sesi çok az duyulan bir zaman dehlizinden hafif hafif uzatır kişinin kulağına.

İnsanı değişmiş, bina katlarındaki linotip ve entertipleri susmuş, dev bodrumlardaki rotatifleri hiç dönmeyen Cağaloğlu, şimdi kendisinden çok uzaklaşmış gazete sanayisinin akibet rekamlarınızı gelecek nesillerin koyacağı zarlar atmaktadır.

* * *

O 40 yıl önce kendisinin değil, dışındaki insanların yakıştırma elbiseler giydirdikleri, kirlenmiş bir çay bardağını ölçü alıp tuzlu fındık satan o seyyarı hala hatırlarım ben…

Şimdi, Cağaloğlu’nun en modern, fakat en tuhaf mimarili binası olarak, kendisini adamakıllı meydana döken İstanbul reklam daha yapılmamışken, büyükçe türbenin önünde tuzlu fındık satardı, adam… Orta boylu ve şişmandı.

Ellerindeki, ayakları kısa kesilmiş bir tabureyi türbenin Arnavut taşlı kaldırımına koyar, genellikle önüne indirdiği, zeytin taşınan bir sepete yerleştirdiği malını, hiç bağırmak gereksinimi duymadan satardı.

Adamın aylarca çıkarmamaktan ötürü üstünde kalan elbiseleri, her türlü kir olaylarına açık tutulduğu için, rengi yok bir tabaka ile kaplanmış, beline sardığı peştemalı ile başına geçirdiği kasketi, aynı vurdumduymazlık tembelliğine yakalandığı için, temizlenemez bir noktanın nasırlı görüntüsüne bürünmüştü.

Adamın hiç konuşmaması, sabahtan akşama kadar sanki gizli bir çivi ile sabitleştirilmiş gibi taburesinden hiç kalkmaması, etrafa bebekleri ağır ağır dönen gözlerle bakış atması, Cağaloğlu ülkesinin zehir hafiyeleri olan polis muhabirlerinin deneyim pencerelerine, başka şüphe açılarının adımlarını açtırmıştı.

Damgayı fırlatmışlardı tükürük gibi adamın üstüne, tecrübeli polis muhabirleri…

MİT ajanı idi, o adam mutlaka…

Tecrübeli polis muhabirleri, benim gibi toylukları üzerinden henüz düşmemiş gazetecilere, emniyetin “meçhul ve şüpheli adamlar romanını” şöyle okurlardı, o zaman…

Mutlaka üstleri başları hırpani, mutlaka sakalları uzun, saçları taraksızdır. Bir görünüp bir kaybolan işleri yapmazlar. Mutlaka her gün aynı yerde durup, etrafa hem güven telkin eder hem de meslekleri itibari ile, kimsenin ilgisini çekmeyen bir dikkatsizliğin küçük ve basit bir insanı olmasını bilirler.

Gazeteciliğin toyluk tüylerimin henüz dökülmemiş oluşu bir yanda, her türlü kelimeyi korkusuzca içten fışkıran gençlik artezyeni öteki yanda, ama illa da tecrübeli polis muhabirlerinin öğütlerini kulaklarıma ağır bir küpe gibi takarak, o her sabah çıkınını taşıyarak türbenin önüne mevzilenen hırpani adamı kontrol etmeye başladım.

Gazetecilik sorumluluğumun saati durup bir avarelik zili çaldığı zaman, öğlen votkaları için mutlaka telefonlarla bir arkadaş grubu kurar, Sava’nın büfesine giderken, tekel mayii için en iyi gidecek çerez olan tuzlu fındıktan, bir kese kağıdına 5-6 fincanlık bir birikim koydurur, her zaman hangi dikkati ayağa kalkıyor diye, sınardım hırpani adamı…

Koltuğumun altındaki gazete tomarından, o zaman Türk solunum limanına hızlı yelken şişiren Cumhuriyet, Akşam ya da Vatan gibi ceridelerden birini çekip uzatır, hırpani adamın bu şok ikramlar karşısında, hangi tavırları takınacağının fotoğraflarını çekmeye hazırlanırdım.

Oysa adam, kayıtsızlık ve meraksızlığın en vücutsuz derecesine demirleyip bana her keresinde aynı soruya ağız açardı, hep…”Bey, bunları istemem ben… Bir haftadan beri, Çolak Mümin’in Koca Yusuf’a attığı künde bitmedi bir türlü hala… Taze bir Gece Postası var mı sende ?..

Hırpani adam, acaba çok saf veya samimi miydi, yoksa rolünü büyük bir ustalık ve fütursuzlukla oynayan bir MİT mensubu mu, bu konuda dikkatli bir hakemlik yapamadan Sava’nın yolunu tutardım, sonunda…

* * *

Bol camili Cağaloğlu semtinin hacı hoca takımı, bu hırpanı, bu sessiz, kendi halindeki adamın hikayesine, başka bir sarık sarardı, rivayete göre…

Onların söylenti hoparlörüne göre, bir vakitte Cağaloğlu’nun en varlıklı insanlarından biri imiş, hırpani adam…

Şimdi semtin meydanında İstanbul reklam binasının sarığı türe yöresi, Anadolu Ajansı’nın bulunduğu dev apartman ve Trakya garajının otoparkı, mülk olarak hırpani adama aitmiş bir zamanlar…

Bu yerleri arsa olarak satıp hatırı sayılır bir servet elde eden adama, semtin ileri gelen hacı ve hocaları, devirden önce gidip ikaz etmişler kendisini…

Bak bey, şu türbeyi görüyor musunuz ? Bu türbede yatır var, kendisi bir doğasever ve yeşil hayranıdır. Sen şimdi bu arsaları satarsan, bütün bu natürel doku bozulacak, yer taşlanacak, apartmanlaşacak ve sen ereni rahatsız edeceksin. Hiç olmazsa türbeye bir iki ağaç dik, etrafı yeşille, türbeye de zaman zaman bak.

Satmış arsaları adam, o günlere göre hatırı sayılır bir servet edinmiş, ama ulemanın ikazlarının bir tanesini bile tutmamış.

Adam, edindiği serveti altınlayıp evinin öte berisindeki zulalara, kimselerin olmadığı zamanlar saklayıp, rahata ereceğine inandırmış kendisini…

Ama her akşam, gece yarılarının çok ötelerinde bir kuş kalkıyormuş, adam mışıl mışıl uyuduğunda…

Zulaları teker teker bulup tarumar etmiş kuş… Taşınan altınların kaybolduğundan hiç rahatsızlık duymamış adam; bir sabah kalktığında, önünde bir sepet tuzlu fındıkla bir boş kirli çay bardağı bulmuş ve birden bire hırpanileşerek ebedi mekanı olacak o türbenin yolunu tutmuş.

Hırpani adamın bir MİT mensubu olduğu söylentisi, Cağaloğlu hayatı, fındık tartmakla geçmiş bir gariban için, boynunu ve beynini aşan bir söylenti olduğu anlaşıldı, sonunda…

Ama o hırpani adamın üstüne, semt hacı hocaların serdiği yeşil hırka tevatürü bir türlü kalkmadı, anlayacağınız…

İstanbul ve Türkiye’nin ilk reklam imparatoru Süheyl, 1960’ta o görkemli, hoş mimarili binayı yaptıktan sonra, anormal yükselişini önce bir ticari durağanlık salladı, akabinde risk payları çok değişik teşebbüslere girip tüm servetini kaybetti. Önce reklam piyasasından çekildi, sonra da berbat bir hastalığı yanına alarak, yaşamdan…

Ne tuhaftır ya da ne dağılmaz bir büyüdür ki hala Cağaloğlu meydanında duran mazi kazması çentikleri yemiş İstanbul Reklam binası, bir eski bir anıt gibi yükseliyor.

Ama içine ne kadar girmiş kiracı varsa, onların hiç birisine tam mutluluk getirmeden, orada barınanlara ticaret ve sağlıkta inişli çıkışlı bir grafik çizdirerekten, o sessiz türbe ile koyun koyuna…

Hırpani kılıklı, tuzlu fındık satan adam da bıraktı Cağaloglu’nu 20 yıl önce aniden.

Maziden bu kadar hızlı kaçılır mı ki ?..

İSLAM ÇUPİ
(30 Ekim 1994, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.