Fair play ve ölüler

İNSANLARIN seyirci, özellikle futbol seyircisi olduktan sonra, ağızı ile vurdulu kırdılı ve küfürlü bir edepsizlik makinasina dönüşmesi, bir ruh hastalığı belirtisi midir yoksa sakatlı bir toplumun tersyüz edilmiş bir anatomisi mi ?..

Futbolun Türkiye’de, federasyonu ligi ve milli takım ile kurumsallaşmaya başladığı 1923 yılından bu yana, bir nezaket bir beyefendi ve hanımefendi podyumu olan bu oyunun tribünleri, neden son yıllarda en galiz küfürlerin uçuştuğu, insanın insana en rezil biçimde sataştığı  bir beton mezbeleliğine dönüştü.

50 yıl önce İstanbul stadlarına gelen futbol kalabalığı, hem giyim hem ahlak gibi gustosu bakımından, hem bu oyuna ve rakibe duydukları sevgi ve saygı bakımından, bu günlerle kıyaslanmıyacak bir efendilik timsalinin adı idi.

O zaman İstanbul stadlarına gelen futbol kalabalığı ne polis demir perdesi ile ikiye ayrılır, ne ikiye ayrılmış kamplar birbirlerine Türkçe’nin en sufli lugatını fırlatır, ne de bu oyunun alanı kin ve intikam salyaları ile dolu bir irin kovasına dönüştürülürdü.

Kulüp taraftarı polislerce kurtarılmış ve kuşatılmış bölgelerde değil yanyana otururlar, ellerindeki kaynana bile kulak özgürlüğüne saygı duyulacak bir şekilde çevirirler, eğer biribirlerini kızdıracak boyutlar ayağa kalkacak duruma gelmişse, “ko-va Osman, kova Osmaan”  diye başlayan toplu teraneler “arabacı Hakkı yuh Hakkı”  şeklinde uzayan bir şaka durağına varır, toplu takılmalar “Üçten fazla atmayın Cihat’ı ağlatmayın” diyen bir arabeskin notalarına varır ve perde kapanırdı.

* * *

İstanbul 1948 – 50’lere kadar,  futbol stadlarına pazar günü kiliseye giden bir azınlık cemaati gibi gardropların en klasik kapılarını açarak vasıl olur, oyunu bir konser veya klasik bir film seyrediyormuşcasına sessiz ve dikkatli izlerdi.

Taraftar denen etiketli kalabalığın ne biribirine savurdukları galiz küfür salvoları olur ne de stada gelen birikim  “kuzey” ve “güney” gibi Amerika iç savaşını andıran biçimde cephelere bölünürdü.

Stadlar bugün olduğu gibi hapishane modelinin çok çok ötesinde bir hücreler topluluğu şeklinde tahkim edilmez, insanlar tutuklu eziyeti içinde futbol seyretmezdi.

Ne aşırı polis vardı stadlarda, ne don indirten bir faşizan kontrol…

İnsanlar hangi kulübün taraftarı olursa olsun müşterek yaşamın ve oyun seyretmenin asgari  nezaketi ve beyefendiliği içinde kalır,davranış ve eylemlerinde karanfil ve gül toplayan bir bahçevanın bir koku sevimliliğini yayardı etrafa…

Maçlardan önce ne bıçaklı muştalı tabancalı, kardeşin kardeşi hasım gördüğü iç savaşlar olur, ne stadın içinde konuşma özgürlüğü bir kepazelik edebiyatı olarak ayyuka çıkar, ne de insanlar ellerindeki kesici ve delici ve yanıcı maddeleri, biribirinin canına kast edici bir gerilla savaş aracı olarak kullanırlardı.

Futbolu Türkiye’de futbol yapan bu mesleğin en büyük yıldızları, bu tarihsel oyunu ferdi becerileri ile bir güzel sanata ve resitale çevirirler, bu harikulade manzara içinde olan üçüncü şahıs seyirciye, başka şeyi düşünme ve yapma imkanı vermezlerdi, hiç…

Şimdi 60 – 70 milyara sıçramış; yerli transfer çılgınlığına karşılık doğru dürüst, stop ve dripling yapamıyan güyasına çok büyük starlar(!) seyirciyi yokluktan genel bir paranoyaya sürüklerken, eski fenomenler topla sahada ismini yazacak ölçüde virtüözlaşırlar, tribün yığınlarının en tesirli müsekkini olurlardı

* * *

İstanbul futbolu, bozuk bulutları ne zaman üstüne üşüştürdü, biliyor musunuz?

Macar katanalarını Cumhuriyet bayramlarında sahra topu çekme fonksiyonundan alıp, İnönü stadı önüne seyirci kovma işlevine soyundurdukları 1954-55 yıllarında…

O yıllarda taşra yavaş yavaş ininden çıkarak bu kenti usuldan ve çaktırmadan istilaya başlamış, İstanbulluların  bir 30 yıl futbol stadlarının önünde titizlikle sürdürdüğü “kuyruk disiplinini” bozmuşlardı, önce…

Taşra İstanbul’un üstüne tam yığılınca kuyruk disiplininden sonra ağızlar bozuldu.

Ağızları, sevgi ve kardeşlik kavramının  bozulması izledi. Futbol bir oyun olmaktan çıkıp, bir kin bir hınç, insanları biribirine düşman eden, kamplara bölme bıçağı oldu.

İstanbul üçe dörde, şehirler İstanbul karşısında “dükalık-anadolu” denen, bir modern haçlı seferlerinin zırhını gürzünü ve kılıcını kuşandı.

Türkiye’de futbol stadları, PKK kampına dönüştü, kısaca…

Türkiye’de geçen haftadan itibaren cümbür cemaat tün futbol adamları ve teşekküller, ellerinde sapsarı kartlar ve çeşitli renkte çiçekleri ile bir “Fair Play” kampanyası başlattılar.

Sarı renk ressam kültürüne, çiçek çok duygusal bir botanik romantizmine endesklendiğinde, bu servetlere hiç sahip olamamış bu azgın stadlar Türkiye’sine, bu uyarıların yararlı olması temennisinde bulunalım…

Ama kabul olsa idi 40-50-60 önceki İstanbul seyircisinin mezarlarını açıp, eski mevtaları diriltebilse idik.

En etkili futbol seyirciliği derslerini ölüler dirilere verebilirdi, ancak…

İSLAM ÇUPİ
(01 Kasım 1994, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.