Gümrük

1950 yılları İstanbul semaları üstünde eski bir uçurtma gibi baş atarken, insan çeşidi ve girip çıkılan yerlerin çokluğu ile Sirkeci Garı, dükalığın Şanghay’ı idi, adeta…

Banliyö ile Avrupa trenlerinin 10 dakikada bir değişik demirlerden birbirlerini selamladıkları ray trafiği, gün ve gece boyu devam eder, gişelerden peronlara bileti ile koşuşturan yüzbinlerce insanı, bir yerden bir yere taşıyan upuzun bir köprülük görevi yapardı.

O zaman henüz Kapıkule’ye gitmemiş Avrupa gümrüğü, müdürü, personeli, muayene memuru ve polisi ile, Sirkeci Garını ciddi bir arı kovanı görüntüsüne sokar, buna eklenen iç ve dış yolcu kapasitesi o yöreyi, bir miting meydanının adımı zor atılan eziyet fotoğrafına çevirirdi.

Urfalı Ramazan’ın işletmeci olarak çalıştırdığı Gar Lokantası, bu birbirine vuran şamara benzer insan dalgaları yanında özellikle Avrupa’dan tren geldiğinde umuma kapalı, çok özel kişilerin alındığı bir VIP salonu idi, adeta.

Bu çok imtiyazlanmış kişiler arasında, gümrük kolcuları, muayene memurları, polisler, Bab-ı Ali’den oraya her gün abone adımları ile inen şöhretli imzalar, bir de gazetecilikteki kart yeni yeni “sarı“ya dönüşen ben vardım.

* * *

Gar gümrük müdürü Beyhan, çok alkollü götürdüğü yaşını daha otuzbirlere, otuzikileri yasladığında, vücudu bir diapozon titrekliğini almış, bardaksız yaşamı pek sevmeyen, her saat içkili bir delikanlı köhnesi idi.

Sabah yataktan kalkar kalkmaz yüze vurulan terkos suyundan önce, bardağın içindeki sek votka mayini görür, alkol insan yakınlaşmasının bütünlüğünde, gün boyu ayakta kalabilmenin sınavını büyük beceri içinde verirdi.

İki fakülte mezunu ve bekardı Beyhan…

Daha gün dünyanın üstüne düşmeden, 3 lira ücretle kaldığı ucuz Sirkeci otellerinden birisinin kasvetli resepsiyon sis perdesini ikiye bölüp sokağa fırlar, daha hiçbir tarafı insanlaşmamış gara, ilk gelen üst düzey yöneticilerinden biri olurdu, hep…

Hem işinde son derece başarılı bir uzman hem devlet memurluğu ile yönetici ahlakını her şeyin üstünde tutan bir TC titizi idi.

Mesai patladıktan sonra etrafta insan adımları ile değil, kurt niyetleri ile dolaşmaya başlayan muayene memurları ve gümrükçüler, ellerinin uzaması için Beyhan’ın bir an önce votka kapağını açmasını bekler, içki seanslarının gecikmesi halinde tüm teşkilatı bir tedirginlik ve telaş kaplardı.

Cebine sabah bereketi diye atamadıkları dolar ve marklar yüzünden ellerine hafif felçler üşüşen personel, Beyhan’ın bazı gündüzlere uzattığı az içkili zindelik karşısında ne yapacaklarını şaşırırlar, aynı kuvvetle bir içkici olan Ramazan’ın müdürü imhaya yatıracak masayı bir an önce kurması için, ona türlü çeşitli kurlar yapar, etrafında şişe taklaları atarlardı.

Ama Ramazan, ne müşterisinin çok içip kendini ayakta tutamayacak hale gelmesinden büyük para bekleyen bir fırsatçı ne de devlet hiyararşisi içinde astın üstü kepaze etmesi gibi, tiksindirici sahnelerden keyif alacak tıynette bir adamdı.

Lokantasında müdürü etkileyecek alkol mizansenleri yapan gümrük ve muayene memurlarının öğlen sofralarını, kafa sigortası attığında iki tarafa açılmış bir kitap gibi aniden kapatır, Beyhan’ın bu alkol işine erken başlamaması için, saat onaltılara kadar tüm içki çeşitlerini raflardan ve buzdolabından alıp dükkanının altındaki bodruma kilitlerdi.

Ramazan, ambargoyu bu noktada bırakmaz, Beyhan’ın zaman zaman borç mükellefiyetine sokar, umurunda olmayan bu parayı, zamanı gelince bir tehdit aracı olarak dikerdi müdürün önüne.

Beyhan’ın her türlü alkol dalgasında kaybetmediği tek şeyin gururu olduğunu bilen Ramazan, müdürün kendisini votka ile tam fullediği saatlerde, garsonlara verdiği yeni duble siparişine şiddetle karşı çıkar “Borcun var lan velet…Borcunu ödeyinceye kadar sana içki yok” şeklinde kaşlarını çatılmış, suni bir öfke ile çocuğu kadar sevdiği insanı, adamakıllı azarlar, garsonlar refakatinde otele uyumaya gönderirdi.

* * *

Bir tarafta yalnız bir insan. Bekarlık delicelikleri ve tutarsızlıklarını, günde iki büyük votkanın içine sokup sallayan, namusu taş gibi bir dünyalı. Öteki tarafta hak etmemiş sahibini bekleyen, bankoda uçuşan dolar ve marklar. Az ötede devleti her gün cebine sokan kötü adamlar.

Ve bu gar melodramını tanrının saati seyreden serüvenin üçüncü ayağı, altın yürekli Şerif Ramazan…

Tek yi ile çok kötünün savaşı, bir buçuk-iki yıl sürdü galiba…

Tarihi raund şöyle bitti : Tek ahlakı, çok ahlaksızlar yemiş, bitirmişti.

Beyhan’ı her saat kendinden çıkaran, kendinden uzaklaştıran votka, gar gümrüğündeki bütün mahrem kilitlerini kırarak, müdürün uzun sarhoşluklarını önce ağızdan ağıza düşürdü, sonra kelimelerden olma resmi raporlara sıçratarak, kendisini devlet kapılarını dolaşmaya başladı.

Şöyle bir dipnot koydular, bu namusla başlayıp votkada tükenen, talihsiz yaşamın sonuna…

Azmıştı Beyhan, son kadehlerde…

Artık makam masasının üstüne koyduğu votkasını, hiç kimseden saklamak gereğini duymadan, küçük bir çay bardağına koyarak, gayet de şeffaf biçimde içiyordu, müdür…

Bir gün bir müfettişin denetim baskınına uğradı Beyhan… İstifini bile bozmadı. Önüne nesi var nesi varsa, hiç birisine el telaşını sürmeden, olduğu gibi bıraktı.

Müfettiş, gördüğü manzara karşısından dona kalmış, bir hayatın sonuna nokta koyan votka şişesine parmağını uzatıp tek bir şey sormuştu, müdüre …”Bunu buraya kim koydu ?

Beyhan’ın o an müfettişe söylediği şey, memuriyet hayatının son tiradı oldu anlayacağınız…

Bu şişeyi buraya, Türkiye’deki hırsızlar koydu…

Beyhan, masasından böyle kaktı, vestiyerde asılı olan cekedini çengelden alıp omuzuna böyle oturttu, kapıdan müdürlüğünü böyle yere çalarak sokağa çıktı.

* * *

Çok aradık Beyhan’ı, o günden sonra İstanbul’da ; hem bizim grup hem Ramazan…

Bulunur gibi değildi Beyha’nın sarhoşluğu İstanbul’da…

Sanki bütün meyhaneler kapanmış, bütün şişe ve bardaklar kırılmış, bütün mezeler bayatlamış ve Beyhan, bilinmez sarhoşluklara doğru saklanmıştı.

Haberi 5-6 ay sonra bir muayene memuru getirdi gar lokantasına… Beyhan hastaneye yatmıştı.

Durumu, tekrar ayağa kalkacak sinyalleri hiç vermiyordu.

Karaciğerini, siroz bir ahtapot gibi sarmıştı, dört bir yandan. Üstelik bir ruhsal bunalım da kafasına dolanmıştı.

Öldü, günün birinde Beyhan. Onu bir gri, bol yağmurlu Ekim takviminde, az cemaatle, Maltepe’de toprağın üstünden alıp altına verdik.

Çok ağladı bizim grup, Ramazan daha çok…

Gar Lokantası ve Ramazan, Beyhan’ın ölümünden sonra, bu dünya güzeli müdürün tavanda sallanan siyah çelengini zor unuttu.

Ta ki gümrük, Sirkeci’den taşınıp Kapıkule’ye gidinceye, kötüler yok oluncaya kadar…

İSLAM ÇUPİ
(06 Kasım 1994, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.