Balık

Benim çocukluğumla ilk gençliğimin vücudumda sürgün tuttuğu dönemlerde, balık türleri birbirine vuran, cama dudaklarını dayıyan, bir geniş akvaryum gibi idi, Marmara…

Benzersiz mavisi ve her mevsimde berraklığını iç akıntıları ile temizleyen Marmara, kendi bünyesindeki plankton zenginliğini her türlü balığın doğup büyümesi için bir ana memesi gibi kullanır, deniz ürünü yaratımı konusunda, dünyadaki birinci yerini korurdu.

Tuz oranı bakımından “dünya tatlısı” olan Marmara, içinde bulundurduğu mineraller ve bitki örtüsü itibari ile tam teşekküllü bir doğumevi görüntüsü verir, tohumu buraya düşen balıklar, hem lezzet hem şekil ve büyüklük olarak bir deniz ressamının fırçasından çıkmış intibaını verirdi.

Hayatı ve İstanbul’u yeni yeni tutmaya ve uzun yürümeye başladığım 1940’lı yıllarda, bu büyülü kentin girdisi çıktısı, benim için bir “saklambaç kutusu” olmaktan yavaş yavaş kurtulmuş, Marmara ise enginliği ne kadar bilinmez ve ürkütücü olursa olsun, sevgi ve dostluk elini beyaz köpüklü bir dalga gibi uzatmıştı, bana…

Ben İstanbul’a aşık olma maratonlarına çıkmaya başladığım yıllarda, ben Marmara’ya denizden öte bir muhabbet ve sevda atmaya koyulduğum yıllarda, söylentinin doğrusu o imiş ki ; 126 çeşit balık, amatör oltaların ucunda bu kentin sakinlerine vals yaparmış.

* * *

Çok çocukluğumda, tahta ata binmişliğim, henüz okumamışlığımdan ötürü kayda geçmemiş bir kelime unutkanlığıdır belki de, az kocamanlaşmışların oyuncağı deyince, yaşamın ilk yıl tazeliklerini deniz üstünde kaydıran Ada vapurlarını beyin köpüklerimden çıkarmam mümkün değil.

Vapur, o tarihte, adalara tarihi eski Galata Köprüsü’nün tam ortasından Topkapı Sarayı’na bakan kesiminden kalkar, gemi Sarayburnu’nu aştığı zaman, martılar dönüşe kanat çırpar, İstanbul küçüldükçe Marmara’nın enginliği geniş açı gibi otururdu insanın gözlerine.

Marmara’nın sessiz, insansız ve binasız açıkları, vapurla denizi hışırtı beyaz köpüklerle başbaşa bırakır, şayet keyifleri varsa, gemi ile yarışa tutuşan yunus ve orkinoslar, yolcuları varacak yere kadar türlü çeşitli atraksiyonlarla, bir sirk müşterisinin keyiflerine sürüklerlerdi.

1940’larda, 1945’lerde rahmetli babam, rahmetli annem, bir pastoral keyfin kollarını birbirine atarsa, ailecek bir vapurun püfür püfür katına dolar, adaların hep aynı tekine gitmez, bütün ilkbahar ve sonbaharlarda, etrafı deniz olan bu kara parçalarını bir lotarya torbasına sokardık, sanki…

Bir beriki, bir öteki…

* * *

Balıkçı Haralambos’u, ailece adalara konduğumuz dönemde tanımıştım. Benimle beraber, rahmetli babam, annem ve kardeşlerim de tanımıştı, birlikte.

Haralambos’un bir Rum Arnavutu olması, rahmetli babamla annemi önce müşterek bir lisandan ötürü yakalamış, sonra artan güven, özellikle beni oralara bir başına bırakmak için, sağlam bir karakolun oluşmasını sağlamıştı.

Ben o zamanlar, okul saatinin “09.00-12.00” oluşunun sağladığı bir avantajla, bütün yıl, canım adaları çektiğinde Haralambos’un yanına düşer, ahmak ıslatan yağmurlar inince, gökten alçak boylu adalar bitki örtüsünün üstünde, abi kardeş beraberliğimiz “bıldırcın-çulluk” sürülerinin arkasından koşuşur, denizin enginliklerinde daha kenetlenmiş bir portreye dönüşürdü.

O güne kadar “içine girdiğim ve adeta yüzdüğüm su” diye bende damla damla tariflenen deniz, Haralambos’un sayesinde tüm bilinmezlik ve sırları ile birlikte, öğrenmeye yetmeyen bir ilk gençliğimi altına alıp boğmuştu, sanki…

Güneşin gökyüzündeki suratı ile hava durumu, rüzgarın sevimsizliği ile akıntıların tersliği, ufuk çizgisinin ne anlatmak istediği, ağ ve olta balığının tutulma saati, boyu 4-5 metreye varan bu sandal tarafından öğretildi bana…

O zaman yeni okumaya başladığım “Varlık” cep dizisi kitaplarından Hemingway’in “İhtiyar Adam ve Deniz” romanı, sanki yazarın raflarından Büyükada’nın açıklarına düşmüş ve ben, ihtiyarlaşmış, sakalın beyazını çıkarmış başında yırtık pırtık, delik sombrero hasır şapkası ile, iri kaşalot balığının arkasında, bezginliğini, yılgınlığını ve ümitsizliğini dolaştıran, o kocamış kahramana benzetiyordum kendimi.

Marmara’nın o zamanlar en pahalı deniz ziyneti olan istakozları, sepet ile yakalamazdı Haralambos…

Haralambos, önce istakozların kümelendiği taş veya kaya birikintisini tesbit eder, sonra ucunda demir bir zıpkın olan uzunca bir sopa ile bu bölgeleri iyice karıştırır, tedirgin olan mahluklar daha fazla fark edilir ve kendilerine hız kaybettiren kumluk bir bölgeye vardıklarında, bana “hızlı kürek” komutu verir ; sonra sopası çok uzun, ucunda bir büyük balıkçı kepçesi olan araçla, bu nadide canlıları yarasız beresiz bir halde sandalın içine çekerdi.

Ağ balıkçılığı ise, çok daha ustalık ve titizlik isteyen bir sanattı, galiba.

Her balık için ayrı bir ağ, ayrı bir mekan ve saat vardı. Ağı denizin kıvrımlarına göre atmak, bu mesleğin ilk ustalık belirtisidir. Bazen daire, yarı daire ve spiral gibi.

Bu tuzak yerleşimini yaptıktan sonra, balığı ağlara çekmek işlemi başlıyor. Halatın ucuna bağlanmış iri taşlarla, adeta bir gürz haline getirilen araçla dedu.

Burada Haralambos’un ustalık ve acemilik kriteri tekti. Eğer deniz dövüldüğü zaman darbeler, ağ dışı yerine ağ içine isabet ederse, tecrübeli adam bu darbelere tek bir sıfat yakıştırırdı : “katillik…

Ağı çekmek, bir başka beceri, zahmet demekti.

Haralambos, bel ağrılarına yakalanmamak için bu ağ çekme işini yaz- kış belinden hiç eksik etmediği, kalın bir kuşakla yapıyor ve ben kürek çekerken, ağın ucunu ne çok önde ne çok arkada bırakmamaya özen gösteriyordu.

O zaman ağ korsanları vardı adalar civarında.

Akşam atılanları gece dolaşıp teker teker çalıp, rengini ve şeklini değiştirip satan ağ korsanları.

Nereye gitti Haralambos sonraları ? Ağ korsanlarından mı bıktı ? Marmara’da balığın bitişine mi üzüldü ?

İlk gençliğimle kolkola girerek, nereye gitti Haralambos ?

İSLAM ÇUPİ
(01 Ocak 1995, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.